Habergec.Com Aranan Kelimeler: Değerlendirme: 10 / 10 399093
habergec.com
25.04.2014 Cuma
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

|Köşe Yazıları

Ahmet Kurucan - Es-Selâmu Aleyke Eyyühe'n-Nebi
Zaman
25.04.2014
02:10
Çok geç kalmış bir yazı. Hata benim. Hacdan dönüşte yazacaktım. Ancak fırsat buldum. Özür dilerim.2013 hac mevsiminde iki müzeyi ziyaret ettik. İlki Medine’de. Şehrin biraz dışında, el-Marife adı verilen ve inşaatları hâlâ devam eden yeni bir yerleşim alanının içinde. Adı, Daru’l Medine Müzesi. Abdülaziz Ka’ki’nin öncülüğünde ve rehberliğinde kurulmuş. Efendimiz’in (sas) hicretinden bugüne Medine’yi modeller, maketler, resimler, kitaplar ve sergilerle anlatıyor. İsterseniz randevu alıyor ve rehberler eşliğinde geziyorsunuz. Türkçe ve Urduca bilen rehberleri de var. Başka dünya dillerinden de sanırım rehberleri vardır. Bir bilen eşliğinde ve sırasıyla gezerseniz 15 asır öncesinden bugüne uzayan bir yolculuk yapmanız, zihninizde var olan yüzlerce soruya cevap bulmanız işten bile değil. İkram edilen gül suları, mırra adı verilen kahveyle birlikte yediğiniz taze hurmalar size sadece hayalen değil, fiziken de yolculuk yaptıran sahneler. Bizim Sultanahmet Meydanı’nda turistlere şerbet satan satıcılar misali geleneksel kıyafetler içinde kuyu başında ikram edilen bir kuyu suyu var ki, tadı hâlâ damağımda.İkinci müze ise Mekke’de. Çok farklı bir müze. Müzenin adı, yazıya da başlık yaptığım es-Selâmu Aleyke Eyyühe’n-Nebi. Kurucusu ve müzenin aktif yöneticisi Dr. Nasır ez-Zahrâni. Çıkış noktası Zahrâni’nin; Efendimiz’in (sas) ahlaki, örnekliği ve prensipleri etrafında en geniş ansiklopediyi yazma düşüncesi. Başlangıçtaki düşüncesine göre dünyanın en büyük biyografisi olacak. Yaklaşık 500 ciltlik bir eser. Ele alınan her bir konu Kur’an ve sahih hadis-i şeriflerle temellendirilecek. Farkındayım, çok çaplı bir çalışmadan bahsediyoruz ve burada menakib, delâil, hasâis değil Kur’an başta hadis, siyer ve megâzi kaynakları esas alınacak. Ve devâsâ bu ansiklopedi dünyanın dört bir yanındaki uzman ilim adamlarının katkıları ile hazırlanacak. Hemen söyleyeyim; 500 ciltlik bu ansiklopedinin 100 cildi hazır ve baskı için son aşamada. Önce Arapça, ardından Müslüman ülkelerin dilleri başta olmak üzere sair dillere de tercüme edilecek.Eyyühe’n-Nebi standardıPekâlâ müze ne? Müze şu ana kadar elde edilmiş sonuçların ete-kemiğe bürünmüş şekli. Alabildiğine modern. Benim başka yazılarımda ısrarla üzerinde durduğum İslam’ın izzet ve şerefine uygun temsilin olduğu fiziki mekân. Çocukluğumuzda duyduğumuz “Avrupaî, Batı standartları”nı bana göre yakalamış enfes bir müze. Yanlış anlaşılmasın; elbette Batı’nın mucidi olduğu teknik ve teknoloji kullanılmış. Kim kullanmıyor ki? İnsanlığın ortak malı artık onlar. Dolayısıyla kullanmak değil kullanmamak bir nakîse. Fakat bu teknolojik imkânlar muhtevaya en muvafık biçimde kullanılmış. İnşallah bunun bir adım sonrası –ki ben bunun yakın gelecekte olacağı inancındayım- bu ve benzeri yapılar Batı standartlarını aşacak ve denilecek ki Mekke standartları ya da Eyyühe’n-Nebi standardı. Sonra? Sonrası şu, mesela Avrupa Waterloo savaşını, Amerika Kuzey-Güney savaşlarını anlatan müzeler yaparken “Eyyühe’n-Nebi” müzesini örnek alacak, o standardın altına-üstünde diye değerlendirmeler yapılacak.Müze iki ana kısımdan ayrılıyor. İlki, Allah’ın Kur’an ve sünnette yer alan isimleri, sıfatları, varlık ve birliğin delilleri ile kudretinin azametini anlatan bölüm. Sizi sizden alan, ruhani bambaşka bir iklime taşıyan bölüm bu bölüm. Duvarlarda yerini alan hat sanatının bütün incelik ve güzelliklerini yansıtan Esma-i Hüsna levhaları, Allah’ı anlatan ayetler ve hadisler arasında bir yolculuk.Bu bölüm bitince sıra Efendimiz’e (sas) geliyor; bölümün girişinde yazılı olan şey; “Rasulullah sanki sizinle.” Uzun bir yolculuk bu. Önce “Muhammed Bahçesi” adıyla her tarafından gül kokularının adeta ciğerlerinize dolduğu bir bahçe. Burada Efendimiz’in (sas) soyağacını, sair peygamberle soy ilişkisini, arkasından hanımlarını, çocuklarını, torunlarını görüyorsunuz.Arapça bilmemin etkisi var mıdır bilmem ama Efendimiz’in (sas) hayatını kronolojik sıraya riayetle düzenleyerek duvarlara yansıtılan bilgileri okuya okuya koridorlarda yürürken kendimi Efendimiz’le (sas) birlikte hissettim. Çocukluğunu anlattığı yerde O’nunla birlikteydim. Hicreti ele aldığı mekanda Hz. Ebu Bekir’in arkasındaydım. Kuba’ya geldim; mescide taş taşıyan ashabın yanındaydım. Yemek sofrasında Hz. Sa’d’in keler yiyişini gördüm. Uykusunu anlattığı mekânda yerde duran yatağına adeta ben de başımı koydum. Gülerken, ağlarken, konuşurken ashaptan biriydim sanki. Bu hissiyatıma yardımcı olan unsur elbette mekânın imkânlar nispetinde bire bir eşyalarla di
Zaman
Köşe Yazıları
25.04.2014
AhmetKurucan-Es-SelâmuAleykeEyyühen-NebiAhmet Kurucan - Es-Selâmu Aleyke Eyyühen-Nebi
Süleyman Sargın - Hüsnüzan
Zaman
25.04.2014
02:10
Müslüman, hüsnüzanla memurdur. Hem Kur’an’ın hem de Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) bu yönde kuvvetli emir ve tavsiyeleri vardır. Hücurât Sûresi 12. ayet-i kerîme, başka izaha yer bırakmayacak açıklıkta konuyu gözler önüne seriyor. “Ey iman edenler, zandan çokça kaçının. Zira zannın ekserisi kötüdür, günahtır.Birbirinizin ayıplarını, kusurlarını da gizlice araştırmayın. Birbirinizin gıybetini de yapmayın...” ikazı aslında birbirini doğuran yanlışlar zincirine de işaret ediyor. Çünkü önce suizan eder insan. Sonra zannını kanaate dönüştürmek için gizliden gizliye tecessüse başlar. Zannını doğrulayacak az bir emare bulunca da bunu başkalarıyla paylaşır (gıybet). Görüldüğü gibi bir cümleyle sakınmamız istenen şeyler aslında bizi zincirleme felakete sürükleyen günahlar.“Müminler hakkında kötü düşünmeyiniz.” buyuruyor İlâhî beyan. Suizan büyük günahtır. İnsanlar hakkında hüsnüzan günah değildir. Hüsnüzan mümkün olduğu müddetçe hüsnüzan etmektir mü’mine yakışan. İnsanların davranışlarını iyiye hamletmek mümkün olduğu müddetçe güzel düşünmek gerekir. Fahr-i Kâinat Efendimiz şöyle buyurur: “Bir insanı, mescidi âdet edinmiş (seccadeyle münasebetinin kuvvetli olduğunu) gördüğünüz zaman, siz onun imanına şahadet ediniz.” Zira seccadeyle mümin, secde ve mümin Allah nazarında çok kıymetlidir.Ayet-i celîlenin devamında, tecessüsten de men var. Çünkü zan, tecessüsü doğurur. Mealen, “Müslümanların esrarını, iç âlemlerini araştırmayınız. Müminlerin ırzlarını, namuslarını, mallarını, haysiyetlerini didiştirmeyiniz. Kurcalayıp kokularını açığa çıkarmayınız, esrarlarını fâş edip de onları rezil ve rüsvây etme yolunu seçmeyiniz.” deniyor. Tecessüsün mana âleminde öyle pis bir kokusu vardır ki, temiz gönüller o kokudan tiksinti duyarlar. Ölmüş insan bedeninin bekleyince neşrettiği pis kokuya benziyor olmalı ki, hemen ardından gelen gıybet, ölmüş insan eti yemekle bir tutuluyor.Bir başka Nebevî beyanda Müslüman’ın “kanı, malı ve ırzı” diğer Müslümanlara haram kılınmıştır. Irzına tecavüz edemez ve ırzını diline dolayamaz, namusu mevzuunda onu utandırıcı söz söyleyemez. Malına tecavüz edemez, malına göz koyamaz ve malını çeşitli yollarla çeşitli spekülatif faaliyetlerle onun elinden alma yolunu düşünemez. Bu mevzuda herhangi bir teşebbüse ve karara geçemez. Aynı zamanda müminin kanı da diğer mümine haramdır. Onun kanına giremez, kanına girdiremez. Kanına girilebilecek bir havaya onu itmez. Bir müminin kanı, ırzı, namusu, malı diğer müminin nazarında kendi kanı, ırzı, namusu, malı gibi muhteremdir.Nebiler Serveri (aleyhi ekmelü’t-tehâya) miraca götürüldüğü zaman çok değişik şeylere şahit olmuştu. Faiz yiyenlerin, zina edenlerin, hırsızlık yapanların, gıybet edenlerin misal âlemindeki durumlarına şahit olmuştu. Şöyle anlatmıştı gördüklerini: “Bir kısım insanlar gördüm, tırnaklarıyla yüzlerini tırtıklıyorlar ve tırmalıyorlar, dedim ki: Ya Cibril! Bunlar kimdir? Buyurdular ki; bunlar insanları didiştiren, onların gizli kalması gereken mahremlerini fâş eden, insanların ırzları ve namusları mevzuunda söz söyleyen, onları serrişte eden, toplantılarında mevzu yapan, mevize yapan, halka anlatan ve dinlettiren kimselerdir, diye cevap verdi.”Mümin, kendi ırzının ve namusunun başkalarının dilinde olmaması için ne kadar hassas, ne kadar titiz ise başkalarının haysiyetini koruma mevzuunda da o kadar hassas ve titiz olmalıdır. Onu o kadar aziz tutacaktır. Hakkında o kadar iyi düşünecektir. Kendisi için istemediği her şeyi, başkası için de istenmeyen şeyler olarak kabullenecektir. Nuayman isimli sahabi, nebiz içip de huzur-u risalet penahiye sarhoş olarak geldiğinde birisi kafasına vurmuş ve aynı zamanda sebbetmişti. “Allah ağzını, gözünü, dilini kurutsun, mel’un!” demişti ona. Allah Resûlü, bunu görünce; “Öyle demeyin, kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın; zira o Allah’ı ve Resûlullah’ı çok sever.” buyurmuştu. Nebiz içmiş ve sarhoş olmuştu ama kalbinde Allah ve Resûlü’nün muhabbeti vardı. İşte bu iman ağır basıyordu. Bu imandan dolayı o muhteremdi. Bu imandan dolayı didiştirilmemesi lazım geliyordu.Bir başka örnek, Mâiz isimli sahabidir. O da imanlı bir insandı. Hem imanı o kadar derin ve köklü idi ki hiç kimsenin görmediği bir yerde günah işlemiş ve sonra ahirette Allah’a hesap verme duygusu içinde belirince gelmiş Resûl-i Ekrem’in huzurunda itirafta bulunmuştu. Aleyhissalatü ve’s-selamın dört defa ona af yolunu göstermesine rağmen o ısrar etmiş, “Ya Resûlallah hadd-i şer’iyi tatbik et ve beni temizle demişti.” Recm edilirken, etraftaki iki ki
Zaman
Köşe Yazıları
25.04.2014
SüleymanSargın-HüsnüzanSüleyman Sargın - Hüsnüzan
Turhan Bozkurt - 10 Yuvacık'a bedel kefalet
Zaman
25.04.2014
02:10
İhalesi aylar evvel yapılmış projelere getirilen Hazine garantisi, hepimizi alınacak kredilerin tabii kefili yapacak.Hani kanunlar geriye doğru işletilmezdi? 3. havalimanı, 3, köprü, Gebze-İzmir otoyolu (Körfez geçişi dahil), Avrasya tüneli, şehir hastaneleri gibi toplamda 50 milyar doları bulan projelerin kredi sözleşmesinde 77 milyon kefil olacak. Ufukta beliren Kanal İstanbul ve diğer ihaleleri alanlar da aynı garantiyi seve seve kullanacaktır. Yönetmelikte, tamamlanmış ihaleler istisna tutulmalıydı. İlle de tatbik edilecekse ihalelerin yenilenmesi lazım. Böyle bir garanti söz konusu olsaydı verilecek fiyat çok farklı olacaktı. Kamunun asgari maliyetle azami fayda sağlaması adına yönetmelikteki bu çarpıklık giderilmeli.Bu arada hangi projeye kefil olduğumuzu bilmeden bu kefalete imza atacağız. Zira hangi firmanın garanti aldığı Resmi Gazete’de yayımlanmayacak. Anlayacağınız büyük bir gizlilik içinde yürütülecek milyar dolarlık kredilere kefalet işlemleri. İster ferdî ister umumî kefalet müessesesinde böyle ucube bir emsal yok. Buna da itirazımız var. Hükümetin son adımı için ‘adrese teslim kıyak’ tespitinde ısrar ediyorum. Hazine’nin satın alma garantisi zaten bahse konu ihalelerde ziyadesiyle mevcut. Mesela 3. havalimanında ‘25 yıllık işletme süresince her yolcu başına 20 Euro tarife garantisi verildi. 12 yıl boyunca 6,3 milyar Euro gelir taahhüt edildi. Yıllık tahminî gelir garanti edilenin altında kalırsa farkı devlet işletmeciye ödeyecek. Bir başka ifadeyle, ‘Tesisi tamamla, hizmete aç. İşletme risklerini devlete bırak.’ Özel sektörü teşvik açısından makul karşılanan uygulamada çok radikal değişikliğe gidiliyor. Son değişiklikle büyük ihale alan firmalara satın almanın yanında finansmanı geri ödeme garantisi verildi. Krediyi bu şartlarda alan bir şirket farklı sebeplerle battığında borcu Hazine ödeyecek. Hazine piyasadan borçlanarak olmayan tesise para yatıracak.Faiz lobisinden müşteki olanlar nasıl karşılar bilemem, ancak özel sektöre verilecek garantinin faturası çok ağır olacak. KİT’ler ya da belediyeler kredi batırdığında Hazine onların vergi gelirleri gibi birtakım kalemlerine el koyarak amme alacağını tahsil ediyordu. Şirket battığında, patronun kalan son varlıklarını çaycısına, yeğenine devrettiği anlaşıldığında çok geç olmayacak mı? Nasıl tahsil edeceksiniz milyarlarca doları? Hazine muhtemel batıkların tahsili için ‘Uzan Yasası’ diye bilinen ve fona devredilen bankaların sahiplerinden alacakların tahsilinde TMSF’ye fevkalade yetkiler tanıyan düzenlemenin benzerini şimdiden hazırlasın. Hatta başlamışken özel kesimin yurtdışından borçlanmasına da garanti verilsin.1988’de inşasına başlanan ve 10 yılda tamamlanabilen İzmit Yuvacık Barajı’nın Hazine’ye maliyeti 4,7 milyar doları buldu. Temel atarken maliyet satırında 864 milyon dolar yazıyordu. Ankara’daki hesap nehirde kayboldu. Fatura kabardı. Hazine garantör olduğu için kullanılamayan suya hâlâ para ödeniyor. En az 10 Yuvacık faturasına hazır olalım. Tekrar düşünün: 50 milyar dolara kefil olur musunuz? İmtiyazlı şirketler üzerinden yeni bir sermaye grubu tesis edilirken ülkenin istikbali ipotek altına alınıyor. Derenin taşı ile derenin kuşunu vuranlar; hani bu projeler yapılırken devletin kasasından tek bir kuruş çıkmayacaktı? Ekonominin, kuralsızlığa, adaletsizliğe tahammülü yoktur. Çetrefilli yönetmeliği çıkardığınıza, bizleri de kefil yazdığınıza göre şu kadarcık söze müsaade buyurun: Madem kefalet bizden yap-işlet-devret modelini yap-işlet-devlet modeli diye değiştirin. Hiç olmazsa namımız yürüsün.
Zaman
Köşe Yazıları
25.04.2014
TurhanBozkurt-10YuvacıkabedelkefaletTurhan Bozkurt - 10 Yuvacıka bedel kefalet
Sevgi Akarçeşme - Taziye mesajı önemli ama ya samimiyet?
Zaman
25.04.2014
02:10
Ermeni ‘meselesi’ni çoğu Türk gibi geç öğrenmiş olmalıyım. Lisede tarih hocamız, I. Dünya Savaşı sırasında Ruslarla işbirliği yapan ‘millet-i sadıka’nın tehcire, yani zorunlu göçe tabi tutulduğunu anlattığında konuyu sorgulamış mıydım hatırlamıyorum.Üniversite yıllarında artık ‘soykırım’ iddialarından haberdardım ama başına mutlaka ‘sözde’ kelimesini koymazsak vatana ihanet gibi algılanma riski vardı. Evlat babanın suçundan sorumlu tutulamazken geçmişin ayıplarını üstlenmenin ya da reddetmenin bir anlamı olmasa da insan ‘atalarının’ soykırım kadar vahim bir işin parçası olduğunu kabullenmek istemiyor. Tamamen inkâra dayalı resmî Türk tezi yaşananlar karşısında komik gelince, üniversitede alanında sayılı tarihçilerden biri olan hocamız Stanford Shaw’un, meseleyi ‘karşılıklı katliam’ olarak nitelemesi içime biraz su serpmişti. Demek ki Ermeniler sütten çıkmış ak kaşık değildi, savaş koşullarında iki taraf da birbirini öldürmüştü, tarafsız biri böyle söylüyordu işte! Hem Türkler de kendi uğradıkları mezalimleri anlatmıyor muydu? Ne var ki zaman içinde farklı kaynakları okudukça meselenin hiç de küçültmeye çalıştığımız gibi olmadığını anladım. Özellikle yurtdışına gidip de kendi yazdığımız ve indoktrine ettiğimiz tarihin ne kadar yanıltıcı olabileceğini görmemek mümkün değildi. Çeşitli toplantılarda dinlediğim Ermenilerin acısı dün gibi tazeydi. Meseleye bizim gibi tarihin sayfalarından biri gibi bakmadıkları kesindi. Doğru, diasporayı bir arada tutan unsurlardan biri milli davaları haline gelmiş soykırım meselesiydi, ama öfkelerinin hâlâ neden bu kadar canlı olduğunu anlamak gerekiyordu. Hele hele dünya kamuoyu önünde Osmanlı Devleti neredeyse istisnasız olarak soykırım suçlusu olarak görülürken. ABD, belki Türkiye’yi kaybetmeme adına soykırım ifadesini kullanmıyor ama bu meselede Türkiye aslında meseleyi küçültmeye çalıştıkça, inkâr ettikçe kaybediyor. 1914 nüfus sayımına göre 1 milyonun üstünde olan Ermenilere ne oldu? Çoluk çocuk zorunlu göç bile insanlık dışı sonuçları nedeniyle soykırım tanımı içine dahil edilebiliyor, insanları illa Naziler gibi fırında yakmak gerekmiyor. Zaten akrabaları tehcire maruz kalmış yaşlı Ermenileri dinlediğiniz zaman bu acılara -vicdanınızı susturmazsanız- kayıtsız kalmak mümkün değil. Kurşuna verecek parası olmadığı için öldürülmek üzere olan birinin ardına geçip tehcir eziyetine son vermek isteyen Ermeni kadın benim aklımdan hiç çıkmıyor mesela. Ermeni meselesi ardından toprak ve tazminat talebi gelir mi gibi düşüncelerle tüm yönleriyle tartışılamıyor hâlâ. Kimi hâlâ resmî tarihin esiri, kimi atasının soykırım yaptığına inanmak istemiyor, kimi haklı olarak ASALA terörüne isyan ediyor. Hâlbuki İttihat ve Terakki’nin günahlarından biz sorumlu olmak zorunda değiliz. Tüm bu nedenlerle Erdoğan’ın taziye mesajı, sömürünün önüne geçmek için yaptık dese de önemli. 2014 Türkiye’sinde kendi vatandaşlarına nefretten “bunlara su bile yok” diyen birinin samimiyetinden şüphe duymamız için çok sebep var ama bu mesaj doğal olarak dışarıda olumlu yankı bulacak. İktidar bir yandan ileride özür dileyeceği yeni bir ötekiyi adeta sözlü soykırıma tutsa da en azından eski günahlar için empati yapması önemli bir adım. Acılar yok olmayacak ama en azından acınızı paylaşıyoruz demek normalleşmeye doğru bir adım attırır. Ne dersiniz ‘haşhaşi’ denilen tertemiz insanlardan özür dilenmesi kaç yıl alır sizce?
Zaman
Köşe Yazıları
25.04.2014
SevgiAkarçeşme-Taziyemesajıönemliamayasamimiyet?Sevgi Akarçeşme - Taziye mesajı önemli ama ya samimiyet?
Hüseyin Gülerce - Sıra, içeriyi şaşırtmakta…
Zaman
25.04.2014
02:10
Başbakan Erdoğan’ın, 1915’te yaşanan tarihî Ermeni acısı için yayınladığı mesaj; hem şaşırtıcı, hem bir ilk, hem de Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin geleceği açısından uzatılan bir el, samimi bir uzlaşma çağrısıdır.Şaşırtıcıdır, çünkü Sayın Başbakan’dan böyle bir çıkış beklenmiyordu. Konunun insanî boyutu, evrensel hukuka atıf yapılması sadece Ermeni meselesiyle değil, Türkiye’nin AB üyeliği, toplumsal mutabakat arayışı açısından da umut vaat ediyor. Eğer Başbakan, bu mesajdaki yeni söylemi, yeni ufku, içeriye dönük de devam ettirebilirse asıl şaşırtıcılık işte o zaman yaşanır… Tamam, fazla iyimserlik için temkini elden bırakmayalım ama sıkıntıların büyüklüğü, her zaman bir çıkış yolunu, normalleşmeyi hatırlatmıştır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk olan Başbakan Erdoğan’ın mesajındaki en çarpıcı bölüm şurasıdır: “Adil bir insanî ve vicdanî duruş, din ve etnik köken gözetmeden bu dönemde yaşanmış tüm acıları anlamayı gerekli kılar. Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de o dönemde yaşadıkları acıların hatıralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir. 20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz.” Bu ifadelerde, yaşanan acılara resmî ama insanî bir dokunuş var. Yıllardır bize yakışan, bizden beklenen buydu: Etnik ya da dinî aidiyeti sebebiyle insanlara önyargılarla, insafı ve vicdanı bir kenara koyarak bakmamak... Osmanlı’nın sadık tebası yüz binlerce Ermeni vatandaşımızın, yanlış bir tehcir politikasıyla, haksız yere yaşadığı acıları, insanî hassasiyetle, dinimizin ruhuna sadık kalarak ve Osmanlı’dan tevarüs ettiğimiz kucaklayıcılığı hatırlayarak anlamaya çalışmalıydık. Bir kısım yöneticinin tarihimize, asaletimize, millet vicdanımıza yakışmayan yanlışlarını savunmak zorunda değildik. Başbakan Erdoğan’ın, Dersim’le ilgili özrü gibi, tarihî Ermeni acısı için de yaptığı bu çıkış, çok önemli ve değerlidir. Başbakan Erdoğan’dan şimdi beklenen, aynı çıkışı, bir cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde, içeriye dönük olarak da yapması/yapabilmesidir. Böyle bir beklenti, bizzat yayınladığı mesajdaki ifadelerden kuvvet almaktadır: “1915 olaylarına ilişkin farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi; çoğulcu bir bakış açısının, demokrasi kültürünün ve çağdaşlığın gereğidir.” Evet, içeride devam eden gerilimin düşmesi de bu anlayışa bağlıdır: Çoğulcu bakış açısı, demokrasi kültürü ve çağdaşlık, yani evrensel insanî değerleri savunmak… Yine Sayın Başbakan, mesajında; “Kırgınlıkları yeniden dostluklara dönüştürmemiz mümkün olacaksa, farklı söylemlerin empati ve hoşgörüyle karşılanması ve bütün taraflardan benzer bir anlayışın beklenmesi tabiidir. Türkiye Cumhuriyeti, hukukun evrensel değerleriyle uyumlu her düşünceye olgunlukla yaklaşmaya devam edecektir.” diyor. Dışarıya söylenmiş bu sözleri, kendimize, içe dönük olarak söylenmiş gibi isterseniz bir daha okuyunuz. Hele şu ifadeler: “Zamanın ruhu, anlaşmazlıklara rağmen konuşabilmeyi; karşıdakini dinleyerek anlamaya çalışmayı; uzlaşı yolları arayışlarını değerlendirmeyi; nefreti ayıplayıp saygı ve hoşgörüyü yüceltmeyi gerektirmektedir.” Evet, aynen böyle… Türkiye’nin ihtiyacı; yönetici katından sergilenecek insanî duruş, hakkaniyet, millet vicdanına yaslanmak ve hukukun üstünlüğünü savunmaktır. Sayın Başbakan, dışarıyı gerçekten şaşırttı. Sıra, içeriyi şaşırtmakta…
Zaman
Köşe Yazıları
25.04.2014
HüseyinGülerce-Sıraiçeriyişaşırtmakta…Hüseyin Gülerce - Sıra içeriyi şaşırtmakta…
Mümtaz'er Türköne - Siyasî görgüsüzlük
Zaman
25.04.2014
02:10
“Muhafazakârlardan ve eski İslamcılardan nasıl bir canavar çıkarabildik?” sorusunu, Ali Bulaç bu kesimlerin yaşam biçimlerindeki hızlı değişime bakarak soruyor.Sorunun kendisi kadar, bu kadar kışkırtıcı bir soruyu Ali Bulaç’ın sorması da çok önemli. Hayat biçimlerindeki yozlaşmanın ötesine geçelim, başörtüsü gibi sembollere indirgenen laik muhafazakârlığın siyasal alandaki karşılığı ne durumda?İslâmcılıktan geriye siyasî bir iz kalmadı. Öğrendiğimiz ders çok açık: İktidarın sağı-solu, İslamcısı-laiki olmazmış. İktidarın dinlerden ve ideolojilerden bağımsız evrensel bir mantığı ve dili varmış. Başımıza gelen bundan ibaret. Farklar var mı? Elbette var; ancak bunlar inanç farkları değil.Siyasetçiyi içinde bulunduğu şartlara göre değerlendirirseniz, beş aşağı-beş yukarı atacağı adımları öngörebilirsiniz. Çocukların bilgisayar oyunları kadar basit. Sağda solda yakıt (güç) bulunca alacak ve isabetli atışlarla düşmanlarınızı yok etmek için kullanacaksınız. Başımızdaki iktidar, 12 yıl boyunca engelleri aşa aşa, fırsatları değerlendire değerlendire sonunda bir canavara dönüştürdü. Denetlenmeyen, dengelenmeyen iktidar her zaman ne yapacağı kestirilemeyen bir canavar gibi davranır. Despotizm veya diktatörlük tabirleri, denetlenemeyen bu iktidarları tavsif etmek için kullanılır. Devlet iktidarı Başbakan’ın ellerinde ve karşısında Anayasa Mahkemesi dışında denge unsuru olabilecek hiçbir güç yok. Elinde imkân ve fırsat varken gücü nezaket gereği geri çevirecek bir lidere tarihte rastlanmamıştır. Siyasetin kendi kuralları ve doğası belirleyici; ötesine ne İslamcılık ne de muhafazakârlık bir sınır koyabilir.Başbakan, yaşamak için havaya ve suya ihtiyaç duyan bir canlı gibi, hükümran olacağı gelecek için düşman arıyor. Cemaati bir düşmana dönüştürerek 17 Aralık damgasını karartmaya çalıştı. Siyasal İslâmcılığın, dindar insanları düşman ilan etmesi ‘canavarlaşma’nın olağan belirtilerinden biri. Cumhurbaşkanlığı seçimini de aynı düşmanlığa piyasa yaparak kapatacağı, verdiği işaretlerden anlaşılıyor. 1 Mayıs’ta ‘uluslararası komplo’ veya ‘tuzak’ suçlamasına az biraz mesnet oluşturacak bir hareketlenme olursa, düşman listesine yeni ‘vatan hainleri’ eklenmiş olacak. Nasıl olsa yaptığınız iş siyaset ve siyasette her şey mubah.Başbakan, bu oyunu kurallara uygun oynuyor. Tek kural var: Netice almak. Başarınız kullandığınız araçlarla ve yöntemlerle değil elde ettiğiniz netice ile ölçülüyor. Gücü elinizde tuttuğunuz sürece mesele kalmıyor. Kabalığın, hukuksuzluğun, hatta ahkâma mugayir olmanın bir ehemmiyeti yok. Güç elinizde ise yolsuzlukların üstünü kapatmanız, sizden zayıf olanları ezerek sürekli zaferler kazanmanız mümkün.Halk, elindekine alternatif bulamadığı için çaresiz. Kazanacağı yeni şeyler bir kenara, elindekileri kaybetme telaşı içinde, bütün rezervlerine rağmen iktidardan vazgeçemiyor. ‘Sandıktan çıkan despotlar’ın önü açılıyor ve iktidar bu çaresizlikten otorite ve güç üretiyor. Peki nereye kadar?Ali Bulaç’ın yaşam biçimleri üzerinden eleştirdiği ‘canavar’ın, siyasal alandaki karşılığı ile problemi aynı: Görgüsüzlük. Bir tarafta zenginlik, öbür tarafta güç, görgüsüz bir şekilde kullanılıyor. Bu yüzden para İslamcı burjuvaziye mutluluk ve nezahet, güç de siyasetçisine itminan ve asalet getirmiyor. Zenginlik nasıl bu yeni burjuvazi elinde gösterişe dayalı abartılı tüketime konu olduysa, güç de siyasetçisinde kaba bir şatafata ve gösteriye dönüşüyor. İktidar sadece despotça davranmıyor; bir de karşısına aldığı herkesin üzerinde ter ter tepiniyor. Gücün ve iktidarın sarhoşluk derecesinde keyfini çıkartıyor. Kim bunlar? Liderin etrafında onun emirlerini alesta bekleyenler. Çekirdek kadro ve kalemşorlar. Son aylarda siyasetin kendi icapları dışına taşan bu görgüsüzlüğün emareleri ile sıkça karşılaşmanız tesadüf olabilir mi?İktidar adını verdiğimiz küçük azınlığın sonunu getirecek zayıf noktası işte bu görgüsüzlük. Çünkü bu görgüsüzlük sadece Cemaat’e karşı değil, birinci halkanın dışında kalan herkese karşı yapılıyor. Abdullah Gül’ün itibarsızlaştırmasında bu görgüsüzlüğün işaretlerini takip etmenizi öneririm.
Zaman
Köşe Yazıları
25.04.2014
MümtazerTürköne-SiyasîgörgüsüzlükMümtazer Türköne - Siyasî görgüsüzlük
Mustafa Ünal - Ters köşe
Zaman
25.04.2014
02:10
Başbakan Erdoğan, milletvekillerinden sonra dün parti delegelerine ‘Cumhurbaşkanı adayı kim olsun?’ diye sordu.Akşamüzeri de Çankaya Köşkü’ne çıktı. Cumhurbaşkanı Gül’le konuşmak üzere. Haftalık ‘devlet görüşmesi’... Masada çok konu var. İç ve dış politika çok hareketli. Başbakanlık, tarihinde ilk kez 1915 Ermeni olaylarıyla ilgili açıklama yaptı. Erdoğan, 100 yıl önce yaşanan hadiseler için ‘tehcir’ ifadesini kullandı, ‘gayri insanî’ diye niteledi ve ‘ortak acımız’ dedi. Ölen Ermenilerin torunlarına taziyelerini sundu.Cesur bir hamle olduğu muhakkak. Bugüne kadar Türkiye hep savunmada kaldı. Amerika ve diasporadan gelen tepkilere cevap vermekle yetindi. İlk kez ileri bir adım attı. Ezberleri bozdu. Ve bu mesaj dünyada yankılandı. Uluslararası camia olumlu karşıladı. 2015’te Ermeni olayının Türkiye’yi çok meşgul edeceği kesin. Diaspora, epey mesafe aldı. 100. yılında tehciri ‘soykırım’ olarak kabul ettirmek için büyük hazırlık içinde. Bu manevra önemli. Başbakanlık açıklamasının devamı nasıl gelecek? Politikaya dönüşecek mi? Yoksa kâğıt üzerinde mi kalacak? ‘1915 olayının’ bir açıklamayla çözülemeyecek kadar çok boyutlu sorun olduğu muhakkak. AK Parti iktidarının son dönemde izlediği dış politikayı ‘içeride şahin, dışarıda güvercin’ şeklinde özetlemek mümkün. Hükümetin içeride yan gözle bakan muhaliflere ne kadar sert olduğunu hatırlatmaya gerek yok. Kutuplaştırmaktan, nefret üslubu kullanmaktan çekinmiyor. Konumuz bu değil. Cumhurbaşkanı Gül-Başbakan Erdoğan görüşmesi. Ermeni açıklamasını ajandanın doluluğuna örnek vermek için yazdım. Şüphesiz, başka devlet konuları da var konuşacakları. Bizlerin beklentisi ‘cumhurbaşkanlığı’ meselesinin konuşulup konuşulmadığı. Daha doğrusu ‘uzlaşma’ sağlanıp sağlanamadığı. Erdoğan da, Gül de 2014 senaryolarının iki güçlü aktörü. Şu ana kadar oluşan görüntü net değil. Gül, ‘Zamanı geldi’ dedi. Konuşmak istedi. Erdoğan, ağırdan aldı. Mesajlar daha çok medya üzerinden manşetlerden verildi. Erdoğan, ‘Terleyen cumhurbaşkanı olacak.’ diyerek, bir yandan adaylığını ilan etti, diğer yandan ‘terlemeyen başbakan’ istediği imasında bulundu. Gül de ‘Siyaset planım yok.’ diyerek dosyayı kapattı. Cumhurbaşkanı, 23 Nisan resepsiyonunda Başbakan Erdoğan’la karşılaşmadı. Kısa kaldı. Gerekçesi manidar. Terlediği için. Meclis’ten erken ayrıldı. İkili karşılıklı manşet mesajlarından sonra dün ilk kez masada bir araya geldi. Herhalde görüşme ‘devlet meseleleri’ ile sınırlı değildi. Kenarından köşesinden cumhurbaşkanlığı konusunu da ele almış olmalılar. Belli bir kamuoyu oluştu. Bu gündemin dışında kalamazlar. Karar veya nihai konuşma olmadığı da muhakkak. Erdoğan’ın acelesi yok. Çankaya yokuşunu ağır ağır çıkacak. İstişarelerini son ana kadar sürdürecek. Başbakan, önceki gün ilginç çıkışlarına yenisini ekledi. Gazetecilere geçmişi hatırlattı ve ‘Ters köşe oldunuz. Yine ters köşe olabilirsiniz. Bizim sağımız solumuz belli olmaz.’ dedi. Ters köşeden kastettiği, kendisinin cumhurbaşkanı adayı olmaması. Ve Gül’ün bir 5 yıl daha devam etmesi. Mümkün mü? Sadece Erdoğan’ın açıklamalarından hareketle yorum yapmak yanıltabilir. 2007’de olduğu gibi. O zamanki konuşmaları da aday olacağının işaretleriyle doluydu. Bunun bir taktik olduğu sonradan anlaşıldı. Yine böyle adaylık meselesinin konuşulduğu sırada söylediği bir cümlesini hatırlatmak isterim. ‘Ellerine bir çelik çomak verdim, oynuyorlar.’ demişti. Bugünkü sözlerini de bu kapsamda değerlendirebiliriz. Bizim ciddi gördüğümüz ve üzerinde analizler yaptığımız açıklamaları belki de ‘çelik çomak oyunundan’ ibarettir. Bu ihtimal var elbette. Oysa Ankara’da merak edilen, cumhurbaşkanı adayı değildi. Erdoğan’ın yerine kimin geleceğiydi. Gül’ün partiye dönüp dönmeyeceğiydi. Ağustosun sonuna kadar herkes ‘ters köşe’ olabilir.
Zaman
Köşe Yazıları
25.04.2014
MustafaÜnal-TersköşeMustafa Ünal - Ters köşe
Atıf Keçeci - Beşiktaş sahibini arıyor
Zaman
25.04.2014
02:10
Beşiktaş’ta, Fenerbahçe derbisi sonrası 7 futbolcu ve medya sorumlusunun karıştığı silahla yaralanma olayı, bazı gerçeklerin su yüzüne çıkmasına vesile oldu.Siyah-Beyazlı oyuncuların, özellikle gurbetçi kesimin ‘gece kuşu’ olduklarını sağır sultan bile duymuştu, biliyordu. “Su testisi, su yolunda kırılır.”dı ve aynen oldu da. Yara alan, futbolcu ve çalışan değil, şanlı Beşiktaş ismiydi. Bazı kesimler sık ve uzun süreli adale sakatlıklarının sebebi olarak sporcuların yaşamlarının sağlıksız oluşunu işaret ediyorlardı; ama kimseye dinletemiyorlardı. Başa dönersek; sezon başında yönetim kurulu başkanı Fikret Orman’ın yaptığı tanıtım toplantısında Önder Özen’i futbol şubesinin tek sorumlusu ilan ettiği biliniyor. Başkan bu sözleri sarf ederken futbol şube sorumluları olarak anılan yönetici kadrosunun bir kısmı da onu ayakta dinliyordu. Özen’e 40 bin TL net maaş verilecekti. (Brüt 57 bin 718). Sezon içerisinde Fernandes’in halen devam eden olaylarının davaları, Oğuzhan Özyakup’un karıştığı hadiseler, takım içindeki sürtüşmeler hep hasıraltı edildi. Düşünce, şampiyonluk yolunda ilerlerken tekere çomak sokulmamalıydı. Ancak keser dönmüş, sap dönmüş, hesap ortaya çıkmıştır. Konuyla ilgili gerçekleştirilen yönetim toplantısında bazı isimlerin şube sorumlusu olarak gözüken Ahmet Kavalcı’yı bu işlerin muhatabı göstermelerine Kavalcı, “Başkanın, futbolun tek sorumlusu Önder Özen’dir.” açıklamasıyla cevap vermiştir. Kavalcı, yerden göğe haklıdır. Ümraniye’de Önder Özen imparatorluğu kurulmuştur, padişah da odur! Kendi anlatımlarıyla, yöneticilere selam vermekten bile kaçınmaktadır. Bol maaşlı yardımcıları vardır, Fenerbahçe’den ayrılan, kendisinin doktor olduğunu söylediği (hâlâ özlük dosyasında tıp doktoru diploması yokmuş) kişiyi göreve getirmiştir. Bu sağlıkçıyla ilgili çeşitli iddialar dile getirilmiş, bazılarının gerçekliği de denetimlerde tespit edilmiştir. Yüz milyonlarla ifade edilen, Beşiktaş Futbol AŞ’nin envanterinde kıymet olarak gözüken futbolcuların sahibinin olmadığı aşikârdır. Bakın pazar, sabaha karşı yaşanan kurşunlanma olayının üzerinden 24 saat bile geçmeden bir gazete haberine göre (yalanlanmayan); Veli Kavlak ve Jermaine Jones, Cihangir’de gece saat 02.00 sularında bir mekânda arzı endam eylemişlerdir! İşin bir de trajikomik tarafı vardır. Konuyla ilgili medyaya bilgi veren Önder Özen ve Ahmet Kavalcı, olaya “seken kurşun” diyerek kendileri inanmasa da belki inanacak bulunur fikriyle işi basite indirgemeye çalışmışlardır. Ameliyatlarının olaydan neden 12 saat sonra yapılacağını (kandaki alkol seviyesinin düşmesi için), açıklayamamışlardır. Rutin, hastanelerde hasta durumlarına ilişkin bilginin ilgili hekimlerce verilmesi şeklindedir, niçin bu görevi üstlenmek ihtiyacı duymuşlardır? Durum; baştan sona sorumsuzluğun getirdiği olaylar zinciridir. Herhalde Başkan ve yönetim, futbol takımıyla ilgilenmeyi, barbekü partisi tertip etmek zannetmektedir! Stat yapmak iyidir hoştur da asırlık çınarın hayatiyetini devam ettirmek için özellikle malî anlamda rahatlamaya ihtiyacı vardır. Futbol AŞ’nin 9 aylık ve derneğin son bilançolardaki tablolara baktığımızda hâl, hiç iç açıcı değildir. Borç yükü giderek artış göstermektedir. Beşiktaş camiası da bu sorumsuzluğa ortak olmaktadır. Suskun, topun kale çizgisini geçip geçmediğine bakmaktadır. Şampiyonluğun dışındaki hiçbir sonucun başarı kabul edilemeyeceğini bile idrak edemeyenlerimiz vardır. Para çok şeydir; ama hiçbir şey de değildir. Hele hele Beşiktaş’ın manevî değerleri bahis konusuysa. Gün, 7 sene öncesine dönülerek bir kıyaslamaya tabi tutulursa acı gerçekler görülecektir. Bizlerin görevi de ‘su testisi kırılmadan’ uyarmaktır ve tarih boyunca da yerine getirilmiştir. Sevimli olunamamıştır; ama bu konularda karşı duranların kimler olduğu ve neyin peşinde koştuklarının bilinmesi, bizim gibi düşünenlerin doğru yolda olduğunu gösteren en iyi işarettir. Anlayanların, anlamayanlara anlatması dileğiyle...
Zaman
Köşe Yazıları
25.04.2014
AtıfKeçeci-BeşiktaşsahibiniarıyorAtıf Keçeci - Beşiktaş sahibini arıyor
Bülent Korucu - Hizmet Camiası, açılım sürecinin neresinde?
Zaman
25.04.2014
02:10
Havuz medyası, yeni çarpıtmalara imza atıyor. Hedefe giden her yolu mubah gören zihniyet, gerçeğe taban tabana zıt tezlerle ortaya çıkmaktan çekinmiyor. Benzer bir çarpıtmaya ‘çözüm süreci’ konusunda tanık oluyoruz.28 Şubat’ta ‘Fethullah’ın ölüm komandoları’ diye manşet atanlar “Fethullah Gülen, bağımsız Kürt devleti kurma arzusuyla ölen Şeyh Said-i Nursi’nin intikamını almak için Türkiye’yi ele geçireceği günü bekliyor” diye zinde güçlere selam çakıyordu. Şimdi aynı kafa, Hizmet Camiası’nın çözüm sürecine karşı olduğu yalanını kırk defa söyleyerek kitleleri inandırmaya çalışıyor. En başta Hizmet Camiası’nın dayandığı ilkeler barıştan yana tavır almayı zorunlu kılıyor. Onun için daha ilk günden Fethullah Gülen Hocaefendi, bir adım öne çıkarak “Hayır sulhtadır.” demişti. Kur’an’ın her zaman barış yolunu tavsiye ettiğini hatırlatan Gülen, “Milli onur, milli gurur ayaklar altına alınmama kaydıyla, o mefkûreye saygı devam ettiği müddetçe -bence- el de öpülebilir, etek de öpülebilir. Heyet-i İslamiye, heyet-i milliye arasında huzurun temini adına katlanılabilecek her şeye katlanmak lazım. Hayır sulhtadır, sulh her zaman hayırlıdır.” cümleleriyle barıştan yana tavrını ortaya koymuştu. Süreç boyunca karşılaşılabilecek olumsuzluklara karşı ise ‘kan kusulsa bile kızılcık şerbeti içtim’ diyebilmeyi tavsiye ediyordu. Hocaefendi’nin bu tavrı, başlayan sürecin yanında konumlanma da değildi. Zira daha önce söyledikleriyle de siyasi iradenin önünü açıyor; hatta bazen ağır eleştiri getiriyordu. 2011 Ekim ayındaki şu sözleri önemliydi: “Neden okullarda Kürtçenin de öğretilmesine fırsat verilmedi? Yurtdışındaki okullarımızda, hatta Amerika’da bile Türkçe seçmeli ders olarak okutuluyor ve kimse buna mani olmuyor.” Bu cümlelerin PKK’nın Silvan saldırısı sonrasında öfke ve intikam sloganlarının kabardığı günlerde söylendiği düşünülürse kıymeti daha iyi anlaşılır. Kürtçe üzerindeki yasaklar sürerken “Anadilde eğitimin ilke planında kabul edilmesi devletin vatandaşlarına karşı adil olmasının gereğidir. Kürtçe ana sütü gibi helaldir.” demişti. Hocaefendi, bir ay önce Zaman’da yayımlanan mülakatta duruşunu bir kez daha özetlemişti: “Bir mümin sulhun yanında olur. Sulhun gerektirdiği tavırları takınır. Orada teraküm etmiş, birikmiş problemler var. Bunlar her defasında silahla çözülmeye kalkıldı. Böyle olunca da katlanarak büyüdü. Şimdi bir sulh ve sükûn süreci var. Bozmamak lazım. Devlet, vatandaşlarına karşı her şeyden önce adil olmalı. Temel hak ve hürriyetleri başka değerler karşısında pazarlık unsuru olarak görmemeli, kullanmamalı. Çözüm süreci daha başlamadan, anadilde eğitim hakkında kanaatimi ifade etmiştim. Bir türlü adım atılmadı. Hâlâ sürüncemede. ‘Yeter ki kan akmasın...’ diyelim tamam. Bu bile belli bir pragmatizm ihtiva ediyor. Ötesi hedeflenmeli.” Hizmet Camiası’nın konuyla ilgili müspet tavrı Hocaefendi’nin açıklamalarıyla sınırlı değil. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı iki Abant toplantısıyla aydınların barışa katkısına zemin hazırlamıştı. 2008 yılındaki ‘Kürt sorunu: Geleceği ve barışı birlikte aramak’ konulu toplantının sonuç bildirgesi devrim niteliğinde ifadeler taşıyordu. “Kürtlere ve diğer unsurlara yönelik asimilasyon politikalarını reddediyoruz. Türk ve Kürt ayrımının karşılıklı olarak homojenleştirmek, ötekileştirmek ve yabancılaştırmak amacıyla kullanılmasına karşı çıkıyoruz.” cümlelerinin 2008 ortamında kurulmasının hiç kolay olmadığını hepimiz biliyoruz. İlkesel duruşun Camia’yı barışın yanında durmaya zorunlu kıldığını örnekleriyle anlatmaya çalıştım. Bunları bir kenara bırakıp faydacı bir yaklaşıma yönelsek karşımıza farklı bir tablo çıkmaz. Ankara’nın ötesine geçemeyenler, şahince slogan atabilir. İç savaş ve Saddam zulmü sırasında bile Irak Kürt Bölgesi’nde eğitim hizmeti vermeye çalışanların; onlarca eğitim kurumu ile Güneydoğu’nun her karışında bulunmaya gayret edenlerin böyle bir lüksü olamaz. Barış en fazla Şırnak’ta, Hakkâri’de, Kızıltepe’de, Cizre’de, Silopi’de var olmaya çabalayan Hizmet Camiası’nın işine yarar. Barışı bölge halkıyla birlikte en çok onlar ister. Camia çözüm sürecine karşı değildir, aksini iddia etmek gerçekleri ters yüz etmektir. Sözü, Hocaefendi’nin ulusalcı medyada eleştiri konusu olan şu duasıyla bağlayalım: “Kimsenin burnu kanatılmasaydı bu ölçüde bu problemler altından kalkılmaz, üstesinden gelinmez hal almazdı. Allah bu işe sebebiyet verenlerin taksiratını affetsin. Günümüzde de bu problemi çözmeye çalışan insanlara imkân bahşeylesin.”
Zaman
Köşe Yazıları
25.04.2014
BülentKorucu-HizmetCamiasıaçılımsürecininneresinde?Bülent Korucu - Hizmet Camiası açılım sürecinin neresinde?
Nuriye Akman - Yalan ülke
Zaman
25.04.2014
02:10
23 Nisan kutlamaları, çocukları büyüklerin elinde oyuncak olmaya zorluyor. Seçilmiş cici çocuklara müsamere düzeyini bile geçemeyen sahneler kurup onları onurlandırdığımızı zannediyoruz.Kendisine minderlerle yüksetilmiş başbakanlık koltuğu ikram edilen çocuğa “Cumhurbaşkanı olmayı düşünüyor musunuz?!” diye soruyoruz. Küçük muhatabımız, “Ben buradan kalkınca gerçek başbakana sorsanız daha iyi olur.” diyerek ayıbımızı yüzümüze vuruyor. Utanacağımıza alkışlıyoruz onu. Masumiyet kaybını hızlandırıyormuşuz, suça itilenler artıyormuş, ağır işlerde çalıştırılıyorlar, polis kurşunuyla öldürülüyorlarmış, hiçbiri bayram neşemizi bozamıyor. Diğer bayram ve özel günlerde de durum farklı değil. İşçi Bayramında en büyük tartışma, kutlanacak mekân üzerine yapılıyor. İşçilerin teri alınlarında kururken, devlet onları kazalardan koruyacak önlemleri almıyor. Gençlik Bayramımız var ama sınavlarda sıfır çekilmesine kayıtsız, uyuşturucu kullanımının artışında çaresiz kalınıyor. Zafer bayramlarında gelen ve giden paşaları takip etmekten zaferin hangi ruhla kazanıldığı hatırlanmıyor. 29 Ekimlerde Cumhuriyetimiz yaşlanıyor ama bilgeleşip çocukluk hastalıklarından kurtulmuyor. Ramazan Bayramımız var ama bir aylık oruç terbiye edemiyor bizi, kıtlıktan çıkmışçasına dolduruyoruz midemizi. Mışıl mışıl uyuyoruz “komşularımız” açken. Kurban Bayramında çoğu kez kurbanı bağışlayıp yasak savıyoruz. Etleri lüpletirken nefsimizi dünyaya kurban verdik mi diye düşünmüyoruz. Yeni yılı kutlarken başka bir idrakle donanıp hayatımızı yeni kılmıyoruz. Enerji Tasarrufu Haftası, vaktimizi boşa harcadığımız duygusunu uyandırmıyor. Dünya Kadınlar Gününde cins-i latife karanfil dağıtıyoruz ama gördükleri şiddeti engellemek ilk vazifemiz olmuyor. Deprem haftaları gelip geçiyor, depreme dayanıksız binalar yapılmaya devam ediliyor. Bilim ve Teknoloji Haftası ihdas etsek de bilimi rehber almıyor, teknoloji üretmiyoruz. Son model ürünleri edinmekte ise yarış halindeyiz. Şehitler gününde hamasi nutuklar atarken şehit aileleri geçim sıkıntısından kurtulamıyor. Öğretmenler Gününde sadece güzellemeler yapıyoruz, öğretmenlerin eğitimi ve psikolojisi kimsenin umurunda olmuyor. Yaşlılar Haftası, darülacezedeki eğlence programlarıyla geçiştiriliyor. Genç bedenlerdeki yaşlı zihniyet sorgulanmıyor. Dünya Tiyatrolar Günü, hangi oyun sahnelenebilir, hangisi sakıncalıdır tartışmalarıyla geçiyor. Hayatında hiç tiyatro görmemiş milyonlarca insanı unutuyoruz. Polis Haftası, polise duyulan güveni artırmıyor, aksine onları siyasi kutuplaşmanın sembolü haline getiriyor. Turizm Haftasında kimse yakın çevresindeki turistik yerlerin tarihini öğrenmeye heveslenmiyor. Kutlu Doğum Haftası, hükümetlerin dini siyasete alet etmesine yarıyor. Resulullahın ahlakı rol model haline getirilemiyor. Kütüphaneler Haftası, kütüphanelerin sayısını internet kafelerin üstüne çıkarmayı hedeflemiyor. Trafik Haftası, trafik bilinci yaratmayı başaramıyor; geliyorum diyen kazalar hep sözlerinde duruyor. Anneler Gününde annesizlerin, Babalar Gü-nünde babasızların ve çocuksuzların hüznüne aldırmıyoruz. Engelliler Haftası, ne ülkeyi engelliler için bir cennete çevirebiliyor, ne de vücut ve zihin bütünlüğü olan insanları görünmeyen engelleriyle tanıştırıyor. Müzeler Haftası, kahvede veya TV başında zaman öldürenleri en yakınlarındaki müzeye yönlendirmiyor. İstanbulun Fethi, asıl fethin nefsin kalın duvarlarını yıkmakla mümkün olacağını hatırlatmıyor. Çevre Koruma Haftasında, evrenle bütünleşme bilinci olmadan insanın kendini bile koruyamayacağı anlatılmıyor. Deniz Bayramı, amatör denizciliğe özendirmiyor kimseyi, denizleri yağmalayıp kirletmekten alıkoymuyor. Basın Bayramı, mesleğin düştüğü esfel-i safilini görecek gözler bulamıyor. Camiler Haftasına rağmen, tarihî camilerde aslına uygun olmayan çirkinleştirme faaliyetleri devam ediyor, kadınlara ferah-feza yerler ayrılmıyor. Ve daha önemlisi insanlar gönüllerini cami haline getirmiyor. Hayvanları Koruma Günü bizi hayvanlara eziyet eden toplum olmaktan kurtarmıyor. Atatürk Haftası, Anıtkabir ziyaretleriyle sınırlı kalıyor, Kemalizmin getirisi götürüsü üzerine milli konsensüs sağlanamıyor. Mevlana Haftası, Pirin öğretisini hayata geçirmemize değil onu popüler kültür nesnesi haline sokmamıza hizmet ediyor. İnsan Hakları ve Demokrasi Haftasında körlerin fil tarifinden öteye gidilemiyor. Bu kavramları sadece kendimize istiyoruz ama bir türlü içselleştiremediğimizden hep beraber cayır cayır yanıyoruz. İşte böyle, hem güzel, hem de yalan ülkemizin hâli pür melâli...
Zaman
Köşe Yazıları
25.04.2014
NuriyeAkman-YalanülkeNuriye Akman - Yalan ülke
OnePlus One, ön incelemede!
Chip Online
25.04.2014
01:38
Yüksek teknik özellikleri ve düşük fiyatıyla dikkat çeken OnePlus Oneı elimize aldık, denedik!
Chip Online
Köşe Yazıları
25.04.2014
OnePlusOneönincelemedeOnePlus One ön incelemede
Ahmet Kurucan - Lian ve/ya mülaane
Zaman
24.04.2014
02:03
Lian veya mülaane, her ikisi de lâ-a-ne fiilinin fâ-a-le kipinden mastarıdır. Fâale kipi iki veya daha fazla kişinin işin içinde olduğu fiiller için kullanılır. İki cümlelik etimolojik bu esastan şu mana çıkar; demek ki lian/mülaane’de en az iki kişi söz konusudur.Lâane, karşılıklı lanetleşme demek. Daha açık ifadeyle “Allah’ın laneti senin üzerine olsun; Allah sana lanet etsin” sözleri ile hayatta karşılık bulan beyan.- İlk bakışta tüyler ürpertici gibi gelen lanet etmenin, lanet okumanın dinde yeri var mı?- El-cevap; var.- Delili; Nur Sûresi 6-10. ayetler.- Mevzu; zina isnadı veya ithamı.- Kim kime zina isnadında bulunuyor?- Karı, kocaya veya koca, karıya. Yani eşler arasında.- Üçüncü şahıslar yok mu?- Yok.- Olursa?- Zinanın sübutu adına farklı şartlar aranıyor.- Ne gibi?- Zina fiilini bizatihi gören ve gördüğüne şahitlik eden az 4 kişi.- Daha az mesela 3 kişi görmüş olsa?- Şehadet nisabı yeterli olmadığı için iftira atmış sayılıyor ve kazf cezasına maruz kalıyor.- O zaman burada karı-kocaya zina isnadı konusunda ayrıcalık tanınmış, neden?- Çünkü karı-koca. Daha öte söz söylemeye gerek var mı? Karı-koca münasebeti sokakta birbirlerini tanımayan iki insanın münasebeti gibi midir? Elbette değildir; öyleyse aileyi temelden sarsacak bu kadar büyük ve bu kadar çaplı bir hadise karşısında üçüncü şahıslar için geçerli olan hükmü aynen karı-koca için geçerli kılmak adalet anlayışına muvafık olmazdı diye düşünüyorum. Bu husus aynı zamanda istihsan prensibinin Kur’an’daki delilidir.- Kafam karıştı. Zina işlemi aynı ama buna şahitlik edenlerin vasıflarına göre ispat için aranan şartlar değişiyor.- Evet; aynen öyle. Tasvir etmek doğru değil ama madem kafan karıştı, söyleyeyim; Allah muhafaza, bir insan eşini bir başkası ile fiilî zina halinde görüyor; ne yapacak? Dışarı çıkıp 3 tane daha şehadet ehliyetine sahip insan mı arayacak şahitlik etmeleri için?- Anladım, sonraki adım nedir?- Filmlere konu olduğu şekliyle birinin diğerini öldürmesi değil tabii ki.- Ne demek istiyorsun?- Ortada ahlakî bir sorun ve hukukî bir suç var İslam’a göre. Hadisenin tarafları ahlakî sorunu içselleştirebiliyorlarsa, sorun olarak görmüyorlarsa, şu ya da bu sebeple evlilik hayatına her şeye rağmen devam etmek istiyorlarsa devam eder ve bu durumdan kimseyi haberdar etmezler. Kendileri ile Allah arasında kalır. Ama tam aksi bir düşünceye sahiplerse bunu hukuka intikal ettirirler. İhkak-ı hak cihetine gitmezler.- Hukuk kurumları ne yapacak?- Mülaane yapacaklar hakim huzurunda ve sonra ayrılmış olacaklar. Mülaanenin nasıl yapılacağına dair söylenecek çok bir şey yok. Çünkü Allah hiçbir tefsire ihtiyaç bırakmayacak netlikte anlatmış. Bakın ne diyor: “Kendi eşlerini zina etmekle suçlayıp da buna dair kendileri dışında şahit bulamayan kocalar ise kendilerinin doğru söylediklerine dair ayrı ayrı dört kere Allah adına yemin eder, şahitlik eder, beşinci kere ise yalancı olması halinde, Allah’ın lânetinin kendi üzerine gelmesini isterler. Hanımının ise kocasının bu suçlamasında yalancı olduğuna dair ayrı ayrı dört kere Allah adına yemin ve şahitlik etmesi, beşincide ise kocasının doğru söylemesi halinde, Allah’ın gazabının kendi üzerine çökmesini dilemesi, kendisinden cezayı kaldırır. (Nur, 6-9)- Sonra...- Sonra tevbe ve istiğfar kapısı açık. Konu ile ilgili son ayet şöyle diyor: “Allah’ın sizin hakkınızda lütuf ve merhameti olmasaydı, eğer O Allah, tevbeleri kabul buyuran, yaptığı her iş, verdiği her hüküm hikmetli olan birisi olmasaydı, müstahak olduğunuz bütün cezaları hemen verir, sizi perişan ederdi.” (Nur, 10)- Bu ayetin Kur’an’dan istihsan’a delil olması kafama takıldı.- Bir başka yazıda inşallah.
Zaman
Köşe Yazıları
24.04.2014
AhmetKurucan-Lianve/yamülaaneAhmet Kurucan - Lian ve/ya mülaane
Şahin Alpay - Özür dilemek, zaaf değil güçtür
Zaman
24.04.2014
02:03
Bugün 24 Nisan. Osmanlı Ermenilerinin başına gelen Büyük Felaket’in başlangıcının 99. yıldönümü. Bundan 99 yıl önce Osmanlı Ermenileri kendi hükümetlerinin aldığı ‘tehcir’ kararıyla Suriye’nin Deyrülzor çölüne zorunlu göçe tabi tutuldular, mal ve mülklerine el konuldu. Bu konuda bir tartışma yok.Tartışılan bir soru, tehcirin gerekçesi. İttihatçı diktatörleri mazur göstermeye çalışanlar, Ermenilerin isyan ederek düşman Rusya safında Osmanlı’ya karşı savaşmalarının, tehciri bir askerî zorunluluk haline getirdiğini ileri sürüyorlar. Ancak tehcirin savaş alanlarını değil, İstanbul ve İzmir dışında bütün Anadolu ve Trakya’yı kapsaması, bu iddiayı çürütüyor.İkinci bir soru ise, tehcire uğrayanların sayılarıyla, bunlara ne olduğuyla ilgili. Tehcirle sürülenlerin sayısı bir milyon mu, yoksa 2 milyon dolayında mıydı? Ne kadarı Deyrülzor’a ulaşabildi; ne kadarı Rusya’ya kaçabildi; ne kadarı Müslüman olup tehcirden kurtuldu; ne kadarı açlıktan, ne kadarı salgın hastalıklardan telef oldu; ne kadarı katliama uğradı? Bu soruların cevaplarını belki hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz.Asıl soru ise, Osmanlı Ermenilerine yapılanlar, ‘soykırım’ kavramına uyar mı, uymaz mı? Yaşananların 1948’de imzalanan, geriye yürümeyen, Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin tanımına uyduğu muhakkak. Ama Almanya’da Nazilerin Yahudilere yaptığına çeşitli açılardan benzemediği de öyle. Öte yandan ‘soykırım’ nitelemesinin Türkiye’nin tarihinin bu kapkara sayfalarıyla yüzleşmesini kolaylaştırmadığı çok açık. Oysa toplum olarak sağlığımızı korumak için tarihimizdeki bütün kara sayfalar gibi, bununla da yüzleşmek zorundayız.Son yıllarda Türkiye hükümet sözcülerinin Osmanlı Ermenilerinin başına gelenlerle ilgili söyleminde kayda değer bir değişiklik gözleniyor. AKP’nin eski Savunma Bakanı Vecdi Gönül, “Tehcir ve mübadele olmasaydı bugünkü milli devlete sahip olamazdık!” (10 Kasım 2008) demişti... Birkaç ay önce AKP’nin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise, “Tehciri, o dönemde yaşananları tamamıyla yanlış bir uygulama olarak görüyorum. İttihatçıların yaptığı gayri insanidir. Tehciri hiçbir zaman benimsemiyoruz…” (Hürriyet, 13 Aralık 2013) dedi. Başbakan Erdoğan da dün yaptığı açıklamada, “Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de o dönemde yaşadıkları acıların hatıralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir…” diyor.Türk-Ermeni barışmasını sağlamak zorundayız. Bu yolda bugüne kadar en makul ve vicdanlı öneriyi, emekli Büyükelçi Volkan Vural yaptı. Vural, beş yıl önce Neşe Düzel’e verdiği mülakatta şunları söylemişti: “Ermeni sorununu tarihçi değil, siyasetçi çözer. Gerçeklerin bilinmediğine katılmıyorum… Ben yetkili olsam, tehcire tabi tutulmuş olan bütün Ermeniler, hatta başka azınlıklar da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına istekleri halinde otomatik olarak alınabilir, derim... Bir fon kurulabilir… Sembolik bir tazminat verilebilir. Önemli olan bir acı karşısında duyarsız olmadığımızı belirtebilecek tutumlardır. Ben özür de dilerim aslında...” (Taraf, 8 Eylül 2008.)Vural, geçen hafta verdiği bir mülakatta görüşünü tekrarladı: “Bu olaydan özür dilemek bence bir zafiyet değil, bir güçlülüktür… O insanlara ‘Acınıza saygı duyuyoruz ama burası sizin de vatanınız; gecikmiş de olsa biz sizi yine aramızda görmek isteriz, vatandaşımız olarak kucaklamak isteriz’ diyebilecek bir olgunluğu gösterebiliriz diye düşünüyorum.” (Hazal Özvarış, T24, 21 Nisan 2014)Vural’ın sözleri izlenmesi gereken yolu gösteriyor.
Zaman
Köşe Yazıları
24.04.2014
ŞahinAlpay-ÖzürdilemekzaafdeğilgüçtürŞahin Alpay - Özür dilemek zaaf değil güçtür
Joost Lagendijk - Suriye: Baş sayfalardan uçuruma
Zaman
24.04.2014
02:03
Pek çok insan için Suriye’de yaşanmakta olan dehşeti unutmak nispeten kolay hale gelmiş durumda.Türkiye’de herkes yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerine odaklı, hükümetin Suriye politikası işlemiyor, Suriyeli mültecilerle ilgili haberler de bayat muamelesi görüyor. Dünyanın geri kalanının gözü Moskova ve Ukrayna’da, zira mevzu bahis ihtilafın sonucunun gelecek yıllarda küresel ilişkiler üzerinde büyük etkisi olacağına inanıyorlar ve haksız sayılmazlar. Ötesinde, Suriye’ye askerî müdahalede bulunmak yönünde hiçbir irade yok, müzakerelerden doğru düzgün sonuç çıkmıyor, Suriye muhalefeti etkisiz ve radikal İslamcıların hakimiyetinde görünüyor ve en son vahşet olaylarına dış haber sayfalarında küçük de olsa yer verilse bile, artık önde gelen gazeteciler tarafından takip edilmiyor, zira halihazırda çok sayıda meslektaşları öldürüldü. Bu arada, Economist dergisinin Suriye’de sahadaki durumu tanımladığı itibarla, dehşet med ceziri devam ediyor. Helikopterlerden atılan binlerce varil bombası şu ana dek 20 bin insanın canına mal oldu ve çok daha fazlasını mülteci kamplarına kaçmak zorunda bıraktı. Ülkenin diğer bölgelerine açlıkla boyun eğdiriliyor ve rejim güçlerinin muhalif gruplara karşı kimyasal silahlar kullandığına yönelik yeni emareler var. Türkiye’de ve dışarıdaki birçok insan Suriye trajedisine sırtlarını dönmüş durumda, çünkü bir çıkış yolu görmüyorlar, insanların yaşadığı bunca acı karşısında kendilerini çaresiz ve umutsuz hissediyorlar. Geçen hafta, “A Paper Bird” (Kâğıttan Kuş) adlı internet sitesinin kurucusu Amerikalı akademisyen ve insan hakları aktivisti Scott Long, Suriye hakkında ne yapılması gerektiğine dair solcu arkadaşlarıyla hayalî bir konuşma yayınladı. Makalesi, Suriye’de olan bitenleri hâlâ dert edinen, fakat bir şeyler yapmak konusunda yaşadıkları acziyet nedeniyle kendilerini berbat hissedenlerin düşüncelerine hakim olan birçok ikilemi ve tereddüdü açığa vuruyor. Long, Suriye konusunda, soldaki geleneksel acziyetten kaçmaya çalışan alternatif bir perspektif formüle etme çabalarını yerden yere vuruyor: Esed’e açık destek, Batı’nın her tür dahline karşı dogmatik muhalefet veya derin kafa karışıklığının yol açtığı genel sessizlik. Long’a göre, birkaç istisna dışında, alternatif görüşlerin hepsi etkili bir strateji ortaya koymakta ne yazık ki başarısız oldu. Açık ki, en samimi solcular zor soruları tekrar tekrar sormak konusunda gayet başarılı, fakat cevap üretmek konusunda fazla korkaklar. Long, çaresizlik ve nostalji karışımı bir ruh hali içinde, İspanya İç Savaşı’nı yüceltiyor; George Orwell ve Ernest Hemingway gibi yazarlar ve entelektüeller, Avrupa tarihinin bu belirleyici anında, sadece savaşla ilgili yazmakla yetinmemiş, isyancılara yardım etmek üzere bizzat İspanya’ya gitmişlerdi. Sonuçta Long yabancı solcuların savaşmak için Suriye’ye gitmesinin çok fazla şey getirmeyeceğini kabul edecek kadar dürüst: “Elbette bugün durum çok farklı; Arapça konuşmayan, modern silahlar hakkında hiçbir şey bilmeyen ve tıbbî bilgilerini Foucault okumalarından edinmiş bir avuç gönüllünün Özgür Suriye Ordusu’nun işine yarayacağı falan yok.” Long’un önerisi şu: Eğer insanlar gerçekten pratik yardım sunmak istiyorsa, Suriye içinde veya dışındaki mevcut insan hakları örgütlerine katılsınlar ya da mültecilerle çalışanlara destek olmak için Türkiye’nin güney sınırına gitsinler. Uzun yazısının sonunda Long tahmin edilebilir neticeye varıyor: Eğer savaşa inanmıyorsanız, tek çıkış yolu diplomasi. Batılı solcular müzakere ve uzlaşma sanatını öğrenmek için ellerinden geleni yapmalılar. Long, “Bu ıstıraplı bir mesai olabilir ve güçsüzlüğünüzü idrak etmek anlamına gelebilir.” ikazında bulunuyor. Geçen hafta Guardian’da yayınlanan bir başyazıda, korkunç gidişatı nihayet sona erdirebilecek türde bir çözüm ortaya koymak yönünde verilen aynı mücadeleyi görmek mümkün. Yazıda uzun uzun tartışıldıktan sonra zikredilen seçeneklerden biri şu: İsyancılara daha fazla silah verilebilir. Ilımlı Hazm hareketini Suriye hükümeti tanklarına Amerikan yapımı füzeler atarken gösteren son videolar, Obama yönetiminin gayri resmi olarak bu alternatif lehinde karar verdiğini düşündürüyor. Belki işe yarayacak, belki yaramayacak. Ne olursa olsun, binlerce çaresiz dünya vatandaşı gazetelerin baş sayfalarından silinen zamanımızın bu en vahim çatışmasını sona erdirmenin yolları üzerine düşünmekten muhakkak ki vazgeçmeyecek.
Zaman
Köşe Yazıları
24.04.2014
JoostLagendijk-SuriyeBaşsayfalardanuçurumaJoost Lagendijk - Suriye Baş sayfalardan uçuruma
Günseli Ö. Ocakoğlu - Aynı bölgeye 9,5 milyar dolar yatırım yaptı
Zaman
24.04.2014
02:03
Dile kolay, kapsama alınmasından 21 yıl sonra özelleştirilebilmiş. Sürüncemeli ve gözden çıkarılmış bu uzun dönemin sonunda bile ayakta kalmasının tek nedeni PETKİM çalışanlarının bakım, onarım, revize diyerek devletten aldığı fonlarla hem kocaman tesisi ayakta tutmayı hem de kapasitesini artırmayı başarmış olması.Diğer yandan kazançlı bir işletme olmasına rağmen karlar başka fonlara aktarılıp yeni PETKİM’lerin kurulmasına da izin verilmemiş. Önce Uzan Grubu kuruma talip olmuş ancak satış gerçekleşememiş. Nihayet 2008’de Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi SOCAR 2 milyar 40 milyon dolar vererek PETKİM’in %51’ine sahip olmuş. %10’luk devlet hissesini de satın alan SOCAR, PETKİM’in %61 hissesine sahip. Dönemin genel müdürü, şimdi SOCAR Türkiye’nin CEO’su olan Kenan Yavuz’un özelleştirme süresindeki başarılı yönetimi bugün bir dünya devi olmaya hazırlanan PETKİM için bir başlangıç olmuş. PETKİM 49’uncu yılını idrak ediyor. PETKİM’li şirketiyle gurur duyuyor ve PETKİM’li olmayı bir yaşam biçimi olarak yorumluyor. SOCAR Türkiye’nin Aliağa yarımadasındaki hedefi ise çok büyük. Türkiye Cumhuriyeti’nde aynı noktaya 9,5 milyar dolarla en büyük yatırımı yapacak. Görmeden büyüklüğü hayal edemezsiniz14 bin dönüm alan üzerinde 15 fabrika ve 7 yardımcı ünite bulunuyor. Stratejik yatırım teşvik belgesine sahip PETKİM 3,2 milyon ton olan üretim kapasitesiyle ülke polietilen ihtiyacının %25’ini karşılıyor. Kapasite stratejik teşvik kapsamındaki yatırımlarla yıl sonunda 3,6 milyon tona yükselecek. İnşaat, tarım, otomotiv, elektrik, elektronik, ambalaj, tekstil sektörlerinin önemli girdileri ilaç, boya, deterjan, kozmetik gibi birçok sanayi kolu için girdi üreten PETKİM’in 60’a yakın ürün çeşidi bulunuyor. 2013 yılında 4 milyar 159 milyon TL ciro ile kapatan şirket, 270 milyon TL brüt, 49 milyon TL net kâr etmiş. 38 ülkeye 816 milyon dolar ihracat gerçekleştiren PETKİM’de 2018’e kadar yaklaşık 1 milyar dolar kapasite artışı, verimlilik artışı yatırımı yapılması hedefleniyor. PETKİM Genel Müdürü Sadettin Korkut 1965 yılında kamunun Aliağa yarımadasını TÜPRAŞ, PETKİM ve Petrol Ofisi’ni bir arada öngören müthiş bir yatırım yapıldığını söylüyor. Ancak aynı öngörünün özelleştirme sürecinde gösterilmediğini sözlerine ekleyen Korkut, “Özelleştirme öncesinde 100 metre yakınımızda borularla bağlantımız olan TÜPRAŞ’tan petrokimya ürününün ana maddesi olan naftayı almak PETKİM açısından efektifken bugün TÜPRAŞ’ın fiyat taleplerine cevap vermek bazen mümkün olmuyor. Petrol üreticisi ülkelerde kaynağın hemen yanında kurulan petrokimya tesisleriyle rekabet edebilmek ancak alternatif bir rafineriyle mümkün. Bu nedenle SOCAR Türkiye’nin bir yatırımı olan Star Rafinerisi’nde hissedar olmak istiyoruz.” diyor. Genel müdür Korkut yabancı rekabetine de dikkat çekiyor ve elini kolunu sallayan yabancıların 3 kişilik temsilciliklerle istedikleri kadar malı istedikleri fiyattan satabildiklerini söylüyor. Devletin serbest ticaret anlaşmaları imzalarken yerli üretimi desteklemesi gerektiğinin altını çizen genel müdür, “2018’de PETKİM yarımadasında 15 milyar dolar ciro, 5 milyar dolar ihracat elde edilirken 5 bin kişiye istihdam sağlanmış olacak.” diyor. Kapasite artırım çalışmaları yapılırken an itibarıyla petrokimya ürünlerinin %75’i yurtdışından ithal ediliyor. Korkut, PETKİM’in sektörde düzenleyici rolü olduğunu piyasa fiyatları belirlenirken diğer satıcıların fiyatı “PETKİM fiyatı eksi 5” diye verdiğini söylüyor. “Düşünün ki PETKİM olmasaydı fiyatlar hangi noktaya çıkardı?” diye soruyor.Akdeniz çanağının en büyük limanı PETKİM Konteynır Limanın ilk fazı 2015 yılı ortasında tamamlanacak. Yıllık 1,5 milyon TEU elleçleme kapasitesi olması planlanan limanın kapasitesi 4 milyon TEU’ya kadar çıkabilecek. Limanın finansman maliyetiyle birlikte yatırım toplamı 400 milyon dolar düzeyinde öngörülüyor. Limanın kapasitesi bu haliyle İzmir Limanı’ndan %50 daha fazla. Yunanistan’ın Pire Limanı ile rekabet edebilecek büyüklükte olan PETKİM Limancılık, şirketin kendi %100 alt iştiraki. PETKİM Limancılık’taki hisselerinin %25’ini satmak üzere Goldman Sachs’la görüşmeler sürdüren yönetim bu satıştan elde edilen gelirle Star Rafinerisi’nden hisse almak istiyor. Star Rafinerisi’nin ana hissedarı SOCAR Türkiye. PETKİM enerji ihtiyacının %13’ü yenilenebilir kaynaklardan karşılamak üzere yatırımlarını da yapıyor. Çevre duyarlılığı olan PETKİM Yönetimi, Genel Müdür Sadettin Korkut’un çabalarıyla bir de PETKİM Akademi’yi kurmuş. Akademide teknik konuların yanı sıra kişisel gelişim konularında da eğitim veriliyor.Betondan sapasağlam fik
Zaman
Köşe Yazıları
24.04.2014
GünseliÖOcakoğlu-Aynıbölgeye95milyardolaryatırımyaptıGünseli Ö Ocakoğlu - Aynı bölgeye 95 milyar dolar yatırım yaptı
Zeki Çol - E-bilet prematüre doğdu, futbolun bir kaosu daha oldu
Zaman
24.04.2014
02:03
İlk uygulamada patladı e-bilet! Tribünler boş kaldı. Desteğe gereksinimin en yoğun olduğu dönemde takımlar 12. adamı yanında bulamadı. Hasılat alamadı. Ve prematüre bir doğumun ardından, bir dolu aksaklığı da içeren büyük bir fiyasko yaşandı.Süper Lig’de 5, PTT 1. Lig’de 7 karşılaşmada gerçekleşen ilk hafta uygulamasında hepitopu 42 bin 856 seyirci e-biletle maçlara giriş yaptı. Yalnızca Beşiktaş, Fenerbahçe derbisinde en az 2 milyon lira hasılat kaybına uğradı.Peki futbolumuza yanlış bir zamanlama ve erken doğumla giren e-bilet, neden böylesi bir kaosu oluşturdu?Sorunun yanıtını vermeden önce bu uygulama ile ilgili bilinmeyenleri anlatayım size.E-bilet, anlatılanın aksine dünya ölçeğinde yaygın bir sistem değil. Hele bizdeki uygulamanın bire bir örneği hiçbir ülkede yok. En yakın olanı Polonya’da. Orada da merkezî sisteme tüm kulüpler iştirak etmiyor. Hollanda, farklı bir versiyon kullanıyor. Sistem, kulüpler üzerinden yürüyor. Yalnızca Den Haag’ın stadı, taraftarının aşırı agresifliği yüzünden yüz tanıma sistemini de içeren bir sıkı denetimde. Belçika yıllar öncesinden denedi, uygulamadan vazgeçti. Yunanistan altyapıyı kurdu. Kulüpleri zorunlu tutamadı. Projeyi askıya aldı. İngiltere’de bazı kulüpler kendi sistemlerini işletiyor. İspanya deneme aşamasında, ihalesini yeni yaptı. Brezilya uygulamayı düşünüyor.Sistem, aslında içerdiği olumsuzluklara karşın çok kötü değil. Kulüp yararına faydalar da sağlıyor. Mesela taraftar profilleri, bir veri tabanında birikiyor. Yaş grupları, cinsiyet, eğitim durumları, doğum yerleri gibi verilerden yola çıkılarak geniş bir yelpazede kulübe o profillere göre stratejiler oluşturma, iletişim kurma, ürün pazarlama olanağı getiriliyor. Önemli sorunlardan biri olan bedava bilet dağıtımının önüne geçiliyor. Finansal Fair-Play’in başladığı aşamada, bütçe şeffaflığı sağlanıyor. Artı güvenlik ön plana çıktığı için, tribün anarşisi de minimize edilebiliniyor.Yani, bu uygulamanın sağladığı ciddi faydalar da var. Ancak öylesine kötü bir zamanlamayla ve öylesine hazırlıksız başlanıldı ki işe... O faydaları da en azından şimdilik kimse pek fazla görmek, düşünmek istemiyor.Çünkü ilk adımlar çok hatalı.Mesela uygulamanın ilk adımının, ligin bitimine çok kısa bir süre kala ve hazırlıklar tamamlanmadan atılmış olması.Federasyon bu noktada taca vuruyor ‘yasa koyucu böyle uygun gördü’ diyor. Bunu yaparken de yanlış bir noktadan hareket ediyor. 6222 sayılı yasaya sığınıyor. Güvenliği ön plana çıkarıyor. Oysa bu, yalnızca güvenliği sağlamaya katkı yapacak bir sistem değil. Yasa koyucunun öngörüsü hiç değil.Bu sistem üzerinde ilk çalışmalar 2008 yılında başlatıldı. Türkiye Futbol Federasyonu’ndan stadyum ve güvenlikle ilgili bir profesyonel öneriyi getirdi. O dönem yönetimde olan Yunus Egemenoğlu, projeyi çok benimsedi. Çalışmalar taa o dönemlerde başladı. 6222 kapsamına da Federasyon önerisiyle girdi. İlgili komisyon da, yasayı çıkaran TBMM Genel Kurulu da sistemin varlığını bu sayede öğrendi.Zaman içerisinde, özellikle de saha olaylarının artmasıyla öneri benimsendi. Kulüplere süre verildi, ertelemeye gidildi ve nihayet 14 Nisan başlangıç tarihi olarak ilan edildi. Futbol Federasyonu, bu tarihin liglerin bitim aşamasında ve çok sıkıntılı bir tarih olduğunu gereğince anlatabilse, kuşkusuz şu an yaşanan kargaşanın da önüne geçilebilinirdi.Tabii ki kulüplerin duyarsızlığı sorunun önemli bir parçasıydı. Mart ayı bitimine doğru sisteme kulüplerden onay geldi. Bu da statlarda yapılması gereken kurulumları geciktirdi. Anlatılanların aksine şu an hiçbir stat gereğince hazır değil. Kamera kurulumları, turnikeler yeni yeni yapılıyor. Yazılımlar bitmedi. En önemlisi de Futbol Federasyonu henüz hiçbir statta projeyle ilgili kabulleri gerçekleştirmedi.Peki nasıl oldu da uygulama başlatıldı derseniz... Tam Türk işi. İslim arkadan gelsin mantığıyla. Ve yapmak için değil, yapmış olmak için başlatıldı.Oysa aylar öncesinden sistemin tanıtımı kamuoyuna gerçekleştirilebilseydi... Passolig kartları satışa sunulabilseydi... Sistemin sadece güvenliği değil, kulüp faydalarına, taraftar yararını da içerdiği anlatılabilseydi. Güçlü ve etkili iletişim sağlanabilseydi. Şimdi en azından birkaç yüz bin Passolig kartı satılmış olacaktı.Bu kartın ve sistemin oluşturduğu hele de konjonktürel olumsuz algı, çoğu taraftarın haklı tepkisini de beraberinde getiriyor.Zira statlar artık seyirci için bir tür gümrüklü alan! Pasaportunuz olmadan içeri giremiyorsunuz. Taraftarın da adeta akredite edildiği bir yapılanmanın içerisine giriyoruz. Futbol seyircisinin serbest dolaşım hakkı kısıtlı. Ve tüm bunlar doğal olarak insanları geriyor.Üstelik güvenlik dayatmasıyla sistemi algılatmak da cabası.Gerek TFF talimatlarında, gerekse 6222 sayılı yasadaki maddelerin yeterince işletilmediği bir ortamda, bu sistemle sorunun çözüleceğ
Zaman
Köşe Yazıları
24.04.2014
ZekiÇol-bilet/">E-biletprematüredoğdufutbolunbirkaosudahaoldubilet-prematüre-doğdu-futbolun-bir-kaosu-daha-oldu/">Zeki Çol - E-bilet prematüre doğdu futbolun bir kaosu daha oldu
Etyen Mahçupyan - AKP ve yeni milliyetçilik
Zaman
24.04.2014
02:03
Gözlerini AKP’nin yanlışlarına dikmiş olanlar Türkiye’de yaşanmakta olan radikal dönüşümü kavramakta zorlanabilirler.Değişen sadece ekonomik kalkınma, kentleşme ve sağlık verileri değil. Hatta küresel dünyaya entegre olma hevesinde, evrensel normları sahiplenmeye aday bir yeni orta sınıfın oluşması da değil. Bunlar tabii ki çok önemli ve toplumsal dönüşümün de itici unsurları. Ancak Türkiye’de çok başka ve derinden bir şeyler oluyor. Aksi halde AKP’nin giderek yükselen ve konsolide olan oy oranını açıklamak pek mümkün olmazdı. İktidarın performansının doğrular yanında hatırı sayılır yanlışlar da içermesi, asıl belirleyici etkenin bu yanlışları sineye çeken bir taban olduğunu hatırlatıyor. Söz konusu taban ise sadece istikrara bakmıyor… Kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmanın ve kendi geçmişine yeniden sahip çıkmanın yollarını arıyor. Kısacası Türkiye’nin muhafazakârları yeni bir kimlikleşme serüveninin içindeler. Bu kimlikleşmenin en önemli özelliği herhangi bir etnik temele oturmayan, post modern bir ‘yeni milliyetçiliği’ gündeme getirmesi… Küresel atmosferin İslamî kimliği öne çıkarması ile birlikte zaten 1990’lardan bu yana Müslümanlık ile Türklük arasında bir mesafe oluşmuştu. Dindarların Türk kimliğiyle bir sorunu olmamakla birlikte bu kimliğe ihtiyaçları da azalmıştı. Küresel sistemin yeniden inşasında İslamî kimliğin bir kurucu unsur olacağı beklentisi ve değerlendirmesi, muhafazakâr kesimin yükselen özgüvenine büyük katkıda bulunmuştu. Nitekim AKP’nin Kürtlerin kimliksel hakları konusunda bütün Cumhuriyet hükümetlerinden çok daha cesur davranabilmesinin nedeni de tabandaki bu değişimi görmesiydi. Ne var ki muhafazakâr kesim, aynı süreçte İslami kimliği öne çıkaran bir toplum tahayyülüne doğru da kaymadı. Bu kimliği korumakla birlikte kendi içinde çeşitlenmesine ve çoğullaşmasına razı geldi. Bir süre sonra özellikle genç neslin ve kadın hareketinin etkisiyle dindar kimlik, üzerinde çoklu bir yapının serpilebileceği bir zemine dönüştü. Bu aynı zamanda İslamî kimliğin ideolojik kurucu niteliğinin de törpülenmesi, sosyokültürel alana ait hale gelmesi demekti. Diğer bir deyişle etnik milliyetçilikten uzaklaşılma sürecinde muhafazakârlar dini ve mezhepsel kimliği de siyasetin çeperine sürdüler. Dolayısıyla muhafazakârların siyaset algısında ortaya bir ‘kimliksel boşluk’ çıktı. Bugün söz konusu boşluk AKP’nin ve bizzat Başbakan’ın taşıdığı bir yeni millilik iddiası ile dolduruluyor. Nitekim bu unsur Erdoğan’ı sıradan bir siyasi lider olmanın ötesine taşıyarak, tarihsel bir misyonun yüklenicisi olarak görülmesine ve sahiplenilmesine neden oluyor. Örneğin Twitter’ın yasaklanması bağlamındaki tartışmalarda Başbakan’ın bir ‘milli çözüm’ araması toplumda karşılığını buluyor. Bu milliliğin kıstası kimliksel değil, ilişkisel ve davranışsal. Yani Türkiye artık dünya yüzeyinde diğer büyük ülkelerle aynı sınıfta sayılmayı, eşit olmayı ve saygı görmeyi talep ediyor. Bu duygu muhafazakâr zihinde bir kişilikli duruş ve siyaset beklentisi olarak şekilleniyor. O nedenle bugün AKP rakipsiz… Çünkü geçmişin kimliklerinden ideolojik açıdan sıyrılabilirken, onları kültürel bir harmanlamaya tabi tutabilen ve bunu bizzat liderinin söylem ve davranışlarıyla dünya sahnesine çıkarabilen tek parti. AKP İslamî değerleri sürekli yüceltmek ve onlara bağlılığı ifade etmekle birlikte, dünya ile ilişkisinde bu kimliği bir tarihsel ve manevi miras konumunda sunabiliyor. İslamî hafızayı ve kültürel paylaşmayı öne çıkaran bu kendine has millilik, doğal olarak Osmanlıcı bir bakışın ve arayışın da uzantısı. AKP seksen yıllık bir kültürel ‘yabancılaşmanın’ ardından siyasete ve böylece geleceğe yeniden sahip çıkan bir tutumun temsilcisi… Bunu kavramadan örneğin Suriye ve Mısır konusundaki duruşu ve arayışı da anlamak mümkün değil. Ancak bu yeni millilik duygusunun en önemli özelliği, bunların hepsinin ötesinde yeniden toplum olma tasavvurunu beslemesi. Kimliklere mesafeli durulabildiği oranda, Türkiye halkı kendi iç çeşitliliğini daha da bireyselleştirerek bir medeniyet iddiasının sahipliğine soyunuyor. Bu dinamizmin psikolojik zemininde özgüvenin yanında büyük bir ‘açlık’ ve sabırsızlık var… AKP bu arzuyu taşıdığı için bugün tek parti iktidarını her seçimde tescil ettirebiliyor. Ve AKP bunu taşımaya talip olduğu için de, muhafazakâr taban onun yanlışlarını ikinci plana atabiliyor. e.mahcupyan@zaman.com.tr Not: Ahmet Turan Alkan benim için “hükümet yanlısı yazar” demiş. Bence de öyle… Yanlışlarını söyleyebildiğiniz sürece herhangi bir yanı tutmanın mahzuru yok. Eminim Alkan için de öyledir…
Zaman
Köşe Yazıları
24.04.2014
EtyenMahçupyan-AKPveyenimilliyetçilikEtyen Mahçupyan - AKP ve yeni milliyetçilik
M.Nedim Hazar - Neşe dolamıyor insan!
Zaman
24.04.2014
02:03
Dün 23 Nisan’dı. Kızım okulda flüt çalacağı için, pek çok çocuk gibi çok heyecanlıydı. Bilinen sahnelerin gerçekleştiği, ezberlenen nutukların irad edildiği bir ‘Çocuk Bayramı’ kutladı Türkiye. Biliyoruz, kadim bir hakikattir; bayram çocukla güzeldir. Hele çocuk bayramı çok daha güzeldir, enfestir, şahanedir…Allah var, nankörlüğe gerek yok, çok severiz çocukları. Birey birey değil, ülke olarak. Kocaman kocaman adamlar ne zaman bir çocuk görseler, saçlarını okşar, yanağını öper, sevgi ve şefkatlerini cömertçe sunarlar. Sokaklarımız dolup dolup taşar koşuşturan çocuklarla. Başka ülkelerde bu kadar sokakta oynayan çocuk var mıdır bilemiyorum…Görünür tablo ne güzel değil mi?Sokakları çocuklarla dolup taşan, bayramları olan, büyüklerin çok sevdiği çocukların yaşadığı bir ülke…Ne var ki bu pembe tabloyu kaşıdıkça altından çıkan can yakıcı bambaşka bir manzara var. Özenle üzerini tütsülediğimiz ve açıkçası görmekten ziyade kendimizi kandırdığımız bir hakikat…Rakamlar ve raporlar, aslında çocuk resminin romantik olanına gönül verdiğimizi, -maalesef- acı olanı görmezden geldiğimizi gösteriyor.Her 23 Nisan’da makam koltuklarına çocukları oturtup büyüklere öykünmelerini marifet sayan bir devlet geleneğimiz var. Oysa ihtiyacımız olan şey, çocukların büyük taklidi yapması değil, büyüklerin çocuk empatisi ihtiyacı. Keşke, kocaman deri koltuklara minik bedenleri değil, aksine büyükleri salıncaklara oturtabilsek bu tür bayramlarda. Çocuk olmayı hatırlasa devletlûlar… Belki o zaman mevcut tablonun vahametini daha net görebilirler.“Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı 2013 Raporu”na göz atmak yukarıda bahsini ettiğimiz tebessüm edici tabloyu tersine çevirmeye yetiyor. Bir sefer ölen çocuklarını umursamayan ülkeler listesinde üst sıraları zorladığımızı söylemek mümkün. Oysa bir çocuğun ölü bedeninin büyüklerin ölümünden daha çok sarsması lazım bizi. Şairin dediği gibi; “Bir çocuğun ölümü büyüktür ve çocuk ölür, ölümü büyür.” Geçen yıl 633 çocuk ‘önlenebilir’ sebeplerle hayatını kaybetmiş. Bir yıl önceki sayı ise 609.Rapora göre, geçen sene yaşanan çocuk ölümleri arasında “devlet eliyle ortaya çıkan yaşam hakkı ihlalleri”nin sayısı 33’ü bulmuş. Dört çocuk yargısız infaz kurbanı olurken, 5 çocuk ise askerî mühimmatın patlaması sonucu yaşamını yitirmiş. Suriye’de yaşanan savaş nedeniyle 8 çocuk hayatını kaybederken, 1 çocuk nefret cinayetine kurban gitmiş. Şiddetin ise can almaya devam ettiğini görmek üzücü. Yine rapora göre, en az 16 çocuk ev içi şiddet nedeniyle hayatını kaybetmiş. Kanaatimce en müessif başlık ‘çocuk intiharları’. Rapora göre alarm zilleri çoktan çalmaya başlamış durumda. En az 19 çocuk geçen sene intihar ederek hayatına son vermiş. Bir diğer üzücü olan başlık ise “çocuk işçi ölümleri”. Kayıtlara geçen sayıya göre geçtiğimiz sene iş, en az 89 çocuğun hayatına mal olmuş.Öte yandan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre, 2014 yılının yalnızca ilk üç ayında ise 6’sı 14 yaş ve altı, 7’si 15-17 yaş aralığında olmak üzere toplam 13 çocuk işçi hayatını kaybetmiş. 13 yaşındaki Resul Yılmaz, Adana’nın Seyhan ilçesinde tarla gübrelemeye giderken traktörün devrilmesi; 16 yaşındaki Ali Fırat Belder, Şanlıurfa’da çalıştığı inşaatın 9. katından düşmesi sonucu yaşamını yitirmiş. İnsanın canı yanıyor…Galiba en çok bu bayramlarda –maalesef- ikiyüzlü olduğumuz ortaya çıkıyor. Tamam şiirler okusun çocuklar, bayram da yapsınlar. Sokaklarda koştursunlar ama biz de şapkayı önümüze alıp biraz düşünelim, ‘Acaba geleceğimize yeterince sahip çıkabiliyor muyuz?’ diye.
Zaman
Köşe Yazıları
24.04.2014
MNedimHazar-NeşedolamıyorinsanMNedim Hazar - Neşe dolamıyor insan
Ahmet Selim - Medeniyet (3)
Zaman
24.04.2014
02:03
İkiye ayırıyorlar: “Şurası aklın konusu, burası değil.” Çok yanlış. Akılla ilgisi olmayan hiçbir konu yoktur. Tasavvuf da dahil...“Nefs, tekâmülün menfî unsuru. Onu yenip arındırmak gerekir.” Ama burada da itidal şartı var: “Bazıları itminana kavuşan nefs ile de mücadele gafletinde bulunurlar. Nefs–i emmare gibi onu da yok etmek isterler.” İmam–ı Rabbaninin bu ihtarına muhatap olan elbette ki akıldır... Yeri gelmişken temas edelim. Tasavvufun pratik (tatbikî) yönü nefsin terbiyesiyle ilgilidir; fakat tasavvufun küllî ve üst seviyedeki kuşatıcılığı fikrîdir, pratik yönüyle ilgilenmeyen bile bundan müstağnî kalamaz; kalır ise, “deizm–panteizm–panenteizm...” meselelerinin içinden çıkamaz.Evet akıl, tasavvuf üzerinde de düşünür; fakat fizikle kimyayla ilgilendiğinden farklı bir biçimde düşünür. Yani, kalb–i selîmden yardım alır. Bergsonun (hatta Pascal)ın “sezgi” dediği şey, aslında, kalbin akla yardımıyla ilgili bir durumdur. Tasavvufla ilgilenirken bu yardım en üst seviyededir; ama matematikle ilgilenirken de hiç yok değildir. Pascalın yaklaşımı esasen meselenin yönünü anlatır ve Oktay Sinanoğlunun bu münasebeti işleyen çok güzel bir yazısı vardır. Uzman nakaratıyla yetinmeyecekseniz, matematik düşünceyi bile sezgiden ayıramazsınız.... Zevk–i selîm, estetiğe, sanata yakın... Sanat, akılla gönül arasındadır; inceliklere, ince farklara (nüanslara) çok önem verir. Sanatla ilgilenmek, insanın ilmî meşgalesine de fayda sağlar. Dikkatlerin keskinleşmesi, arka plan sezgilerinin güçlenmesi, terkip bağlantılarının kurulması gibi konularda sanat terbiyesinin önemli rolü olabilir.“Akl–ı selîm, kalb–i selîm, zevk–i selîm” bütünlüğünün idealine bağlı olan insan, ilimlerle, sanatlarla, düşüncelerle işte böyle bir ihata şuuru içinde meşgul olur. Onları da kendini de parçalama gafletine düşmez.... Paradigmaysa işte budur. Şu yazdıklarımda İslamı referans göstermedim. Söylediklerimde, sadece “fıtrat” ve “tevhid” atfı var. Bunlara bütün monoteist inanışlar bağlı olmak iddiasındadır. Batı medeniyetinin üç temelinden biri olan Hıristiyanlık da aynı iddianın sahibidir. Ama o medeniyetin (modernitenin) dayandığı paradigmaya kendilerinin de itirazı vardır. Çünkü o paradigma, insanın ve hayatın bütünlüğü hakikatine değil, parçalayıcı bir diyalektiğe göre şekillenmiştir. Postmodernist arayışlar da ondan farklı değildir; bir realite, dil ve yorum oyunlarıyla süslenebilir, boyanabilir; fakat müşahhas mevcudiyetiyle farklılaştırılamaz. Bir kayalık arazinin üzerine yemyeşil bir örtü serip “Burası verimli bir topraktır!” diye yazsanız neyi değiştirmiş olursunuz? Paradigma, kavramların ve onlarca örülecek düşüncelerin üretildiği telakkiler “algı”layışlar, besleyişler kompozisyonudur. Çarpıklık oradadır. (Batıdaki) Medeniyetin insana mutsuzluk veren kurgusu da o kompozisyonun eseridir. Kendi kültürünü oyuna getiren bir paradigma ile başka türlüsü olamazdı.... Bütün insanlık için doğru olan gerçek medeniyet paradigması, daha doğrusu paradigmaların paradigması, kısa tutmaya çalıştığım yukarıdaki izahlardır. Aksi halde insanlık; terkipsiz, ihâtasız, bütünlüksüz, tenkitsiz, tashihsiz, aşmasız, ikmalsiz, hakikatsiz bir diyalektik anticiliğin anaforunda bir yanlıştan diğerine geçerek ifrat ve tefrit med–cezirleri arasında tükenmeye devam edecektir.... Hal böyle iken, insanı unutmakta, ihmal etmekte Batıyı da çok geçtik. Bu ne yaman ne hicranlı çelişkidir böyle. Onu alıp insanın özüyle dolduran bir tekâmüle götürmek zenginliğine ve gücüne sahipken Batının medeniyet malulü aksak demokrasisinin karşısında bile çok gülünç duruma düştük. “İnsan, medeniyet, demokrasi, fikir” planında bir aydın sefaleti içine düşmek, bu milletin kaderi olamaz, hele ucuz siyaset uğruna hiç olamaz. Fikir nâmusundan tamamen yoksun Truva aydınımsılarına da polemik acezelerine de bu fırsatın verilmeyeceğinden milletim emin olsun. Benim bile sabır taşım çatlamak üzeredir.
Zaman
Köşe Yazıları
24.04.2014
AhmetSelim-Medeniyet(3)Ahmet Selim - Medeniyet (3)
Mümtaz'er Türköne - Cumhurbaşkanı mı, Başbakan mı?
Zaman
24.04.2014
02:03
Parlamenter sistemde cumhurbaşkanı sembolik yetkileri, başbakan da gerçek gücü kullanıyor.Bizim bir nebze özgün sayılabilecek geleneğimiz cumhurbaşkanına bir el freni sunuyor; yine de direksiyona ve gaz pedalına yaklaştırmıyor. 1961 Anayasasından bu yana cumhurbaşkanlığı makamı sandıktan çıkan demokratik iktidarlara karşı rejimin emniyet supabı olarak tasarlanmış. Yüksek yargı ve MGK, bu emniyet supabına ikili koruma sağlamış. Sistem 2007de Gülün cumhurbaşkanlığı ile fiilen, 2010 referandumu ile anayasal olarak değişti. Cumhurbaşkanlığı makamı bugün rejim adına bir garanti işlevi yerine getirmiyor. Hükümet ile cumhurbaşkanı arasındaki sorunlar, sisteme dair değil kişisel konular olarak algılanıyor.Adı üzerinde her sistem bir bütünlük arz eder. Bir unsurun değişmesi, diğerlerinin bu yeni duruma ayak uydurması ile sonuçlanır. Uyumsuzluk çıkarsa?..Soruyu daha da somutlaştıralım. Halk tarafından seçilen cumhurbaşkanı, elbette parlamentonun seçtiğine göre daha etkili ve yetkili olacak. Siyasal sistem içinde bu yetki genişlemesi, başbakanın ve hükümet üyelerinin yetkilerinin azalması anlamına gelecek. Başbakanın ve bakanların hangi yetkileri azalacak?Başbakan parlamenter sistemde, aksi belirtilmedikçe siyasî iktidara tanınan bütün yetkileri kullanıyor. Son yasa değişikliği ile gündeme gelen MİTi nazara alın. MİT, başbakanın gerçek iktidar araçlarından biri. Halk tarafından seçilen cumhurbaşkanının, başbakanı aşarak MİTi operasyonel bir amaçla kullanması mümkün mü? Örtülü ödenek, cumhurbaşkanından farklı olarak başbakana olağanüstü bir harcama yetkisi veriyor. Cumhurbaşkanı, böyle bir kaynağı kullanabilir mi?Başbakanlar, bakanlar kurulunun fiilî patronu durumunda. Anayasadaki yetkisine dayanarak cumhurbaşkanının bütün bakanlar kurulu toplantılarına başkanlık ettiğini varsayın. Ortaya majestelerinin hükümeti çıkar mı?BDPnin siyasî sistemimize armağan ettiği eşbaşkanlık sistemi, parti sistemimiz içinde yasal bir veçhe kazandı. İktidar partisinde başbakanlık ve parti genel başkanlığının eşbaşkanlık sistemine uygun bir şekilde paylaştırılması mümkün. Cumhurbaşkanının hareket alanını genişletme adına bu uygulama işe yarayabilir. Parti liderliği ile başbakan arasında arabulucu ve denge noktası olarak cumhurbaşkanı nüfuzlu bir konuma gelebilir. Yine de sorduğumuz sorunun cevabı bu formülün içinde yok. Cumhurbaşkanı, başbakana ait olan hangi yetkileri kullanacak?Parlamenter sistemde başbakan sadece yürütmenin değil, aynı zamanda yasama organının da patronu. Cumhurbaşkanı, yasaları bir defaya mahsus veto ederek, yasama organı üzerinde sembolik bir denge oluşturuyor. Halkın seçtiği cumhurbaşkanının bunun ötesine geçmesi, tıpkı başbakan gibi yasamanın içinde iş görmesi mümkün mü? Sorunu tekrarlayalım. Sistemde bir unsur değişirse diğer unsurların işlevleri mutlaka değişir. Siyasal sistem adı bunun için kullanılır. Cumhurbaşkanının yetkileri artacaksa, başbakanın ve yasama organının yetkilerinin azalması lazım. Peki bu nasıl mümkün olacak?12 yıl başbakanlık yapmış güçlü bir liderin cumhurbaşkanlığına geçmesi bir tür itibarlı emeklilik demek. Özalın ve Demirelin cumhurbaşkanlığı hem toplum hem de bu liderler nezdinde bir alışma dönemine maruz kalmıştı. Sonunda taşlar yerine oturdu ve sistem işlemeye devam etti. Şimdi de aynı şey olacak.Cumhurbaşkanlığı yaldızlı ve parıltılı bir makam. Çocuğunuzun büyüdüğünde başbakan mı yoksa cumhurbaşkanı mı olmasını istersiniz? Verilecek cevabın padişah mı, sadrazam mı olmasını istersiniz? sorusuna verilecek cevaptan pek farkı yok. Devletin bir numaralı protokolü. Ankaranın en yüksek tepelerinden biri. Yola çıktığınızda arkanızdan bir saltanat ekibi geliyor. Ne grup toplantısı, ne miting gürültüsü ne de her günkü boğuşmalar. Rahatınız ve konforunuz yerinde. Gerçek iktidar sizden uzak olsa da, reddedilecek bir makam değil. Ama hep bir şey eksik. Fiilî güç aşağıda başbakanın ve bakanların elinde.Öyleyse değişikliğin göstergelerini cumhurbaşkanlığı makamında değil başbakanlıkta aramalıyız. Yetkileri azalmış bir başbakan mümkün mü?
Zaman
Köşe Yazıları
24.04.2014
MümtazerTürköne-CumhurbaşkanıBaşbakanmı?Mümtazer Türköne - Cumhurbaşkanı mı Başbakan mı?
Ali Bulaç - Muhafazakâr laik!
Zaman
24.04.2014
02:03
Laikliğin klasik fonksiyonlarını yerine getirememeye başlaması, pozitivizmin çöküşünün ürünüdür.Hayli zamandır geride kalmış aydınlanmanın dışında insanın yeni bir âlem tasavvuruna, yeni bir anlam haritasına ihtiyacı olduğunu düşünenler arayış içindedirler. Ancak Batı’da ve Batı dışı toplumlarda hâlâ geçen iki yüzyılın dogmatik uykusunda uyuyanlar çoğunlukta. İki insan zihni laikliğin nihilizm olan sekülarizasyona dönüştüğünü zor kabul eder: Biri hâlâ rasyonalizmin ve pozitivizmin hükmünü icra ettiğini zanneden aydınlanmacıların; diğeri dinin dünyevî hükümlerini askıya alıp diyaneti temellük eden muhafazakârın zihni. Her iki zihnin tipik örnekleri Türkiye’de bulunmaktadır. Şaşırtıcı gelse de, aydınlanmacı zihnin, modern ve postmodern dünyaya rasyonalist ve pozitivist temelleri aşınmış laikliğin dışından bakarak İslam dinini kendi özgün hüviyetiyle tanıyıp kabullenmesi, muhafazakâr zihne göre daha kolaydır. Aklını doğru kullanabilen nice hakikat arayıcısı bunu başarabilmiştir. Muhafazakâr zihnin bunu başarması imkânsız değilse de çok zordur. Eski İslamcıların kendilerine iltihak ettiği Türkiye muhafazakârları örneğinde, bu zorluğa yol açan iki sebep söz konusu: Biri muhafazakârların ama özellikle eski İslamcıların zaten dinî-İslamî bir gelenekten geliyor olmaları ve ritüeller seviyesindeki dindarane hayatı sürdürme konusundaki azimleri; diğeri İslamcılığı bırakıp modern ulus devletin iktidarını temellük etmeleri. Bunlar kendi ben algılarında daima dindar olmuş, dine sahip çıkmışlardır; fakat iç ve dış şartların getirdiği zorluklar dolayısıyla dinin dünyevî hükümlerini askıya alma mecburiyetine karar verdiklerinden ellerinde salt dindarane semboller-ritüeller kalmıştır. Bir dinî vecibe illetinden koparıldığında maksadına aykırı olarak iş görebilir. Bir dinî vecibenin illeti üzerinden maksadına aykırı kullanılıp kullanılmadığını anlamak için fonksiyonel değerine ve sonuçlarına bakmalı. Başörtüsü bunun tipik örneğidir. Başörtüsü başlangıçta dinî bir vecibenin yerine getirilmesi olarak savunuldu, bir müddet sonra “liberal hak ve özgürlükler” içinde mütalaa edildi; sonunda bir kesimin mücadele sembolü” haline geldi. Sembol haline gelmesi dini bağlamından, başörtüsüne ilişkin hükmün maksadından koparılıp siyaset, statü, kazanç ve tabakalaşmada basamak tırmanma aracına dönüşmesine yol açtı. Bu aşamada artık başörtüsü, bedeni örten (setreden) bir nesne değil daracık pantolon ve bluz üstünde bir sembol olmuştur. Başörtüsü ‘sembolik diyanet’, beden ‘dine aykırı gövde’ hükmündedir. Ancak bedenin dine aykırı giyimi -muamelata aykırı olsa da- vicdanı rahatsız etmiyor, çünkü başta örtü bulunmaktadır. Diyanet dini neshetmektedir. Hayatında dini nesheden, başörtüsü dolayısıyla bedeninin sekülerleştiğinin farkına varmamaktadır. Başörtüsü, sakal, frapan tesettür, kutsal geceler, İslami dilin kullanımı, kısaca muamelat ve ukubata taalluk etmeyen her türlü dindarane söylem ve fiil, bu çevreleri sanki dinin tamamına sahiplermiş gibi bir duyguya sevk etmektedir. Zaman zaman da dine veya diyanetvari riütellere yönelen saldırılara karşı koyması, muhafazakârı din konusunda daha emin kılmaktadır. Eski İslamcı laiklerin saldırılarına karşı koyarken kendini sekülerleştirmektedir. Dinin diline, sembollerine ve ritüellerine sahip olduğundan piyasa kapitalizminin yasalarının tümünü işletebilir, ölümcül rekabet edebilir. Muhafazakâr siyasetçi, başarı için her yolu mubah sayabilir. Namaz kılan avukat haksız bir davayı savunabilir; sakallı tüccar faiz işlemlerini yürütebilir, taşeron işçisi çalıştırır, emeğini sömürebilir; ihale kapmak için tezvirat yapabilir, gerektiğinde rakibini karalayabilir; değil mi ki para kazanmış, dilediği gibi tüketebilir; onu Türkiye açmıyorsa Maldiv adalarında hiç utanmadan ve Allah’tan korkmadan bir gün tok bir gün aç yatan, 90 yaşında ta Arabistan’dan İstanbul’un fethine gelen Ebû Eyyûb el-Ensari Hazretleri adına açılan tatil köyünde tatil yapabilir. Dava için yolsuzluk, usulsüzlük, yalan, hile, komplo her şey mümkün ve mubah. Cevabını aramamız gereken soru şu: Muhafazakârlardan ve eski İslamcılardan nasıl bir canavar çıkarabildik?
Zaman
Köşe Yazıları
24.04.2014
AliBulaç-MuhafazakârlaikAli Bulaç - Muhafazakâr laik
Apple'ın 10 başarısızlığı!
Chip Online
24.04.2014
01:45
Teknoloji devi Appleın baltayı taşa vurduğu 10 tarihi başarısızlığını sıralıyoruz!
Chip Online
Köşe Yazıları
24.04.2014
Appleın10başarısızlığıAppleın 10 başarısızlığı
Ahmet Çakır - Roberto Mancini ile vedalaşma kaçınılmaz
Zaman
23.04.2014
02:07
Bunu daha önce defalarca yazıp konuşmak zorunda kaldım, herhangi bir takımın teknik direktörünün gönderilmesi yolundaki tartışmalar pek ilgimi çeken bir durum değil. O gidip de yerine ben gelecek değilim. Ayrıca bunun yönetim açısından da ne kadar sıkıntılı bir durum olduğu ortada. Ödenecek tazminat ve yeni hoca bulma sıkıntısı gibi dizi filme dönüşebilecek dertleri göze alabilmek kolay değil. Bunları hepimiz anlamalıyız.Üstelik Roberto Mancini’nin Galatasaray serüveninde 3 büyük rakibe karşı galibiyetler, Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkma gibi yabana atılmayacak durumlar da var. Bursaspor karşısındaki tarihi galibiyette onun herhangi bir payının bulunmadığını futbolcular açıklamış oldu. Fakat genel olarak Mancini bekleneni veremedi. Arena’daki Kayserispor yenilgisi sonrasında Kasımpaşa faciası, onunla vedalaşma zamanını yakınlaştırdı. Maç normal taraftar önünde oynansaydı sonunda iş bitebilirdi.Galatasaray herhangi bir maçta ilk kez 10 kişi kalmıyor. Hatta geçen sezon Sarı Kırmızılı takımın benzer bir durumu yaşadığı bir maç Terim’in ayrılmak zorunda kalacağı sürecin kilometre taşlarından biri olmuştu. Hocanın o maçta hakeme karşı hırçın tavırları çok ağır bir cezaya yol açmıştı. Fakat Cim Bom’un 1-0 yenik duruma düştüğü maçı 10 kişiyle 3-1 kazandığını da herhalde hatırlarız. (6 Nisan 2013, Mersin İdman Yurdu maçı, Dany 30. dakikada kırmızı görmüştü.)Mancini’nin teknik adamlık kariyeri, değeri, bilgisi ve bütün öteki özellikleriyle ilgili söylenebilecek hiçbir şey olamaz. O, dünya çapında bir hoca. Fakat Galatasaray’daki uygulamaları bir felaket! Kasımpaşa karşısına çıkardığı kadroya inanmak zordu. Daha kötüsü takımın 10 kişi kalmasından sonra 49’a kadar oyuncu değişikliği yapmayışıydı. Oysa bunu daha 8. dakikada yapmalıydı. Tek başına bu bile onunla vedalaşmayı zorunlu kılabilecek bir durum.Kasımpaşa gibi bir rakip karşısında hiçbir şey yapma şansı bulunmadığı baştan belli olan iki forveti sahada tutmak, tüyler ürpertici bir teknik adam yanlışıydı. Melo’yu savunmaya çekerek her şeyi hallettiğini sandı Mancini. Oysa bu kez orta alanda düştü ve rakip tek kale oynamaya başladı. Çünkü bu düzenlemeyle 10 kişiye değil 8’e düşmüş oldu takım. İlerideki iki forvete top geçirme imkanı kalmadı. Anlamsız bir çırpınış içinde hem kendilerini hem takımı tükettiler.Galatasaray’ın kadro değeri ve elindeki oyuncular oyunu çevirmek için yeterliydi. Fakat siz körlemesine bir koşuşturma içinde Berk İsmail ve Umut’la birlikte Sneijder ve Selçuk’un da tükenmesini bekleyip değişikliği ondan sonra yaptınız. Onlar da maşallah denilecek değişikliklerdi ve sonucu felaket oldu.Kuşkusuz yönetim açısından 7 Mayıs’taki Ziraat Türkiye Kupası’nı ve onun öncesindeki ve sonrasındaki maçları beklemek gerekiyor. Ayrıca hakeme de giydirerek vaziyeti bir süre daha idare edebilirsiniz. Ancak bu işin sonu yok. Mancini Galatasaray’ı değil Türkiye’deki herhangi bir takımı hedefe götürebilecek yapıda biri değil. Hiç eksik olmayan Milan-İnter ve benzeri söylentiler nedeniyle de o bunu kabullenip yönetimi yormadan vedalaşma nezaketini gösterecektir. Yönetimin de yeni hocayla birlikte Abdurrahim Albayrak’ı da göreve getirebilecek bir formül üzerinde çalışmasında yarar var.NOT: Cüneyt Çakır’ı benim oğlum sanıp küfürler yağdıran ve sayıları yadırganacak kadar çok olan arkadaşlarımızın bir doktora görünmelerini öneririm.
Zaman
Köşe Yazıları
23.04.2014
AhmetÇakır-RobertoManciniilevedalaşmakaçınılmazAhmet Çakır - Roberto Mancini ile vedalaşma kaçınılmaz
Okay Karacan - Gökhan'ı değil, Töre'yi değiştirin
Zaman
23.04.2014
02:07
Beşiktaşlı Gökhan Töre’ye geçmiş olsun. Töre’yle birlikte o gece kulübünde hafif yaralanan herkese ve o korkuyu yaşayanlara da geçmiş olsun.Mesele bir oyuncunun gece eğlencesinde kaza kurşunuyla (ya da kasten ateş edilerek) ölümden dönmesi değil, İstanbul gibi kozmopolit ve asayiş kontrolünün güç olduğu bir şehirde gece kulübüne silahların girebiliyor olması.Kimse kimseyi kandırmasın, bu ülkeye oyuncu transfer ederken önce İstanbul’un harika doğasını, muhteşem evlerini gösterip, ihtişamlı bir hayat vaat ediyoruz.En ikna edici olanı ise gece yaşantısının ışıltısı ve çeşitliliği oluyor.İlk iş olarak eğlenebilecekleri mekânları göstererek başladığımıza göre sürekli dışarı çıkıp eğleniyorlar diye şikâyet hakkımız yok!Asıl yapılması gereken başka. Alex gece çıkmıyor muydu?Hagi eğlenmiyor muydu? Van Hooijdonk evde tek başına mıydı?Hayır hepsi iyi profesyoneldiler ve işlerini adam gibi yapmayı, sonra eğlenip hayatın tadını çıkarmayı ilke edinmişlerdi.Dünyanın her yerinde oyuncular gece çıkıp eğlenirler ama dönüp işlerini de iyi yaparlar.Yapmayanı anında gönderirler. Yapmayanı bir hafiye gibi takip etmek yerine onun profesyonelliğini izleyip son sözü söylerler.Mesele budur.Yoksa bir oyuncu veya oyuncu grubunun çıkıp eğlenmeye gidiyor olması değil!Beşiktaş daha gelenekçi, daha halka yakın, daha mütevazı dinamikleri olan ve bununla gurur duyan bir kulüptür. Dolayısıyla kulübün işi stadyum inşaatı, mali değerleri düzeltmek, büyümek, rekabetçi olmak için çalışmak kadar insan yönetiminde de beceri ve ihtimam sahibi olmaktır.Yakın döneme bakın, Guti gece gezmeyi çok severdi, başına gelmedik kalmadı. Aslında bugün Beşiktaş’ı şampiyon yapacak kadar büyük yetenekleri olmasına rağmen Fernandes’i gece gezmeleri bitirdi. Hatırlayın bir defa da Oğuzhan’ın başı derde girdi.Töre veya diğerleri de böyle midir bilmiyorum ama Beşiktaş’ın insan yönetimi konusunda yeniden yapılanmaya ve bu yapılanmanın yönetim kim olursa olsun her daim içeride olup bir gelenek üretmesine ihtiyacı olduğuna eminim.Futbol takımı, yöneticiler, teknik direktörler değişir ama kulübün kültürü aynı kalır.Resim iyice kararmadan dur demeliler!MUSTAFA REŞİT AKÇAY DEVRİMİCuma günü Trabzonspor Kayseri’de tüm sporseverlerin keyifle izleyeceği bir oyun oynadı. Yusuf Erdoğan Malouda’dan, Zeki Yavru Colman’dan fersah fersah öndeydi. Henrique sahanın her yerindeydi. Sağ bek Caner tüm dikkatiyle, özeniyle oynadı. Sol bek Kadir Keleş çok iyiydi.Aslında Tüm mevkiler iyi çalışıp çok koşarak bu işe baş koyduklarını ispat etti.Trabzonspor cuma günü Kayseri’de geleceğe bir ışık yaktı.Attığı derin isabetli paslar, rakip atakları keserken ortaya koyduğu soğukkanlılık, kaleye şut atma özgüveni ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjiyle her yere koşan Zeki Yavru, günün kahramanlarından biriydi.Sağ bek mevkiinden orta sahaya çekilmesi Zeki’yi başka bir adama dönüştürmüş. 1461’de iken orta saha oynayan A takıma çıkınca sağ beke monte edilen, zaman zaman iyi işler yapmasına rağmen orada vasatı aşamayan Zeki için geride kalan aylar pes edip gitme, küsme değil pişme, ortama alışma dönemi olmuş.Hami Mandıralı’nın onu kullanma cesaretine bravo ama Mustafa Reşit Akçay’ın 1461 Trabzon’dan getirdiği oyuncularla devrimi başlattığı gerçeğine iki kez alkış, 10 kez bravo.Bu bir devrimdir ve devrimin başlangıç fitilini Akçay ateşlemiştir. Yabancıların yokları oynadığı bir dönemde çaresizliğin de etkisiyle 1461’den 8 oyuncu geldi. Hepsi adanmış, hepsi ileriye bakıyor.Üzerine yazacak çok şey var. Yıllardır söylenen Trabzonspor özkaynaklarına dönsün önermesi kendiliğinden gerçekleşiyor. Bekleyip göreceğiz ama kulübün gelecek sene Henrique ile Bosingwa’nın yanına iyi bir orta saha alarak bu kadroyla yola çıkma kararı almasını hararetle öneririm.Bırakın bu çocukları, hedef baskısına almayın, çıkıp bir sene birlikte oynasınlar, tarih yazsınlar..Trabzonspor’un yapması gereken bir iş daha Mustafa Reşit Akçay’ı kayıtsız şartsız kulübün futbol aklı olarak mutlaka bir şekilde değerlendirmesi olmalıdır.
Zaman
Köşe Yazıları
23.04.2014
OkayKaracan-GökhanıdeğilTöreyideğiştirinOkay Karacan - Gökhanı değil Töreyi değiştirin
Hilmi Yavuz - Tenafür
Zaman
23.04.2014
02:07
‘Tenafür’, Mustafa Nihat Özön’ün ‘Edebiyat ve Tenkid Sözlüğü’ne göre, ‘Söylenirken kelimelerin şekilsiz ve âhenksiz seçilmelerinden dolayı dilde uyandırdıkları sıkıntıdır.’ Türkçe karşılığını ise, Tahsin Yücel ‘Yazın Terimleri Sözlüğü’nde ‘kakışma’ olarak veriyor.Fransızcası ise, Grekçe kökenli: ‘Cacophonie. [Grekçede ‘kakos’ çirkin, ‘phone’ ses’ten]. Harflerden kaynaklanana ‘tenafür-i huruf’; kelimelerden kaynaklanana ise, ‘tenafür-i kelimat’ deniyor. Özön’ün, ‘tenafür-i kelimat’a verdiği örneklerden biri, Hâmî’nin,Pür gûluk etme, nâle vü zârın kes, istemezEy andelib o gül uyumuşmuş, ses istemezbeytidir. Bu beyitte ‘kes istemez’ ve ‘ses istemez’le ‘tenafür-i kelimat’tan söz edilebileceği gibi, ‘muşmuş’la da ‘tenafür-i huruf’tan da söz edilebilir.Divan edebiyatında ‘tenafür-i kelimat’ örnekleri az değildir. Bunlardan biri de Nedîm’in,Tahammül mülkünü yıktın, Hulâgû Han mısın kâfir?dizesindedir. Hâmî’nin ‘muşmuş’u gibi, Nedîm’in ‘mül mül’ü de ‘Tenafür-i huruf’ sayılabilir.Cevdet Kudret ‘Kalemin Ucu’nda [Cem Yayınları, 1991], Nurullah Ataç’ın ‘Okuruma Mektuplar’ında Yahya Kemal’in ‘Deniz’ şiirinde geçenSen bir susamış ruh, o bütün ten ve biraz saçdizesindeki “‘tün ten’in ne kadar çirkin olduğun[a]” değindiğini bildirir. [Rahmetli Cevdet Kudret Hoca, bir konuşmamızda Ataç’ın bu şiiri ‘tüntenli şiir’ diye sarakaya aldığını söylemişti.]Dahası, Cevdet Kudret, Yahya Kemal’in ‘Itrî’ şiirindekiO şafak vaktinin cihangîridizesindeki “‘fak vak’ sesini de, Yahya Kemal hayranlarının bile ördek ‘vakvak’ına benzet[tiklerini]” söyler ve “Bu ‘fakvak’ı da ‘tünten’in yanına koyabiliriz,” der.İğneyi kendimize çuvaldızı başkalarına batıralım. Bir anı: Yanılmıyorsam 1983 yılının yaz aylarında, ‘Milliyet Sanat Dergisi’nde, daha sonra ‘Gizemli Şiirler’ kitabıma girecek olan ‘batınî’ şiirim yayımlanmıştı. Derginin çıktığı günlerde Bodrum’da, Cevdet [Kudret] Hoca, bir akşamüzeri bize çaya geldi. Masanın üzerindeki Milliyet Sanat Dergisi’ni görünce benim şiiri okudu vegül, goncalarda içkinkendizesindeki ‘kinken’i, “Yahya Kemal’in ‘tünten’ine benziyor!” diye gülerek sarakaya alıp dalgasını geçtiydi…Cevdet Hoca! Rahmeten vâsia!
Zaman
Köşe Yazıları
23.04.2014
HilmiYavuz-TenafürHilmi Yavuz - Tenafür
Ahmed Şahin - İslâm kardeşliği muvakkat değil müebbed'dir!
Zaman
23.04.2014
02:07
Evet İslam kardeşliği, Allah’ın inanmış insanlar arasına koyduğu ebedi ve kudsi kopmaz bir bağdır ki, kurtarıcı etkisi sadece dünyada değil ebedi hayatta da devam eder. Müslüman toplumun dünyada da ahirette de huzur ve saâdeti, bu kardeşlik bağının aralıksız sürdürülmesiyle mümkün olur.Bundan dolayı Rabb’imiz ayetlerinde, “Mü’minler kardeştirler!” buyurarak, kardeşlik bağını tartışılmaz ve ara verilmez kudsi bir bağ olarak tespit ve tescil eylemiştir. Efendimiz (sas) Hazretleri de, “Mü’min mü’minin kardeşidir, ona zulmetmez, zulmedilmesine de rıza göstermez!” uyarısında bulunarak kardeşliğin karşılıklı mükellefiyetini, ömür boyu devam ettirmek gerektiğine işarette bulunmuştur.Nitekim “Müslüman’ın, Müslüman kardeşiyle üç günden fazla küs durması helal olmaz!” hadisi de, bu kardeşliğin aralıksız sürdürülmesi gereğine dikkatimizi çekmiştir. Bu sebeplerle, fertler arasında bazen oluşan küslük ve kırgınlıklardan sonra dahi ilk defa özür dileyip “Kusura bakma kardeşim, hakkını helal et..” diyerek el uzatan kimseye, birlik beraberliği koruma kahramanı gibi bakılmıştır İslam’da. Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri, “Birbirine küsen iki kişiden hangisi önce selam verirse o en hayırlı kardeş olarak muamele görür Allah yanında.” buyurmuştur.Evet, iki küs kardeşten hangisi önce elini uzatıp da kusura bakma kardeşim özür dilerim deme tevazuu gösterirse bilsin ki o kimseyi Rabb’imiz en barışçı kardeş olarak kabul etmektedir mahşerde.Hatta Müslüman’ın Müslüman kardeşini ziyaret edip kardeşlik duygusunu kuvvetlendirmesi dahi Allah yanında çok değerli bir amel olarak kabul edilmiştir. Buhari’de bu kardeş ziyareti olayı şöyle nakledilmiştir:- Bir Müslüman başka bir yerdeki Müslüman kardeşini ziyâret etmek için yola çıkmıştı. Allah Teâlâ, ziyaretçinin yolu üzerine (insan görüntüsünde) bir melek gönderdi. Kardeşini ziyarete giden adama melek sordu: Nereye gidiyorsun böyle? – Şurada bir din kardeşim var, onu ziyarete gidiyorum, cevâbını alınca da:– O kardeşinden bir alıp vereceğin mi var ki onun ayağına gidiyorsun dedi? Adam da:– Hayır, bir alıp vereceğim yoktur. Sadece o dürüst, vefalı bir din kardeşimdir. Onu bu yüzden seviyor, din kardeşimdir diye ziyaretine gidiyorum, başkaca bir dünyevi maksadım loktur, dedi. Bunun üzerine melek ona şöyle dedi:– “Sen o kardeşini nasıl seviyorsan Allah da seni öyle seviyor. Bunu böyle bil. Ben sana bu müjdeyi vermek için Allah Teâlâ’nın gönderdiği meleğim. Haydi ziyaretin mübarek olsun, sevinerek mutlulukla git kardeş ziyaretine, dedi.” (Müslim)Evet, Rabb’imiz din kardeşlerinin birbirlerini ziyarete gitmelerini dahi böylesine sevimli bir davranış olarak görmüş ki bir melek göndererek bu kardeş ziyaretinin tüm inanmış insanlara örnek olarak duyurulmasını istemiştir.Kaldı ki, Casiye Sûresi’ndeki uyarılarında Rabb’imiz farklı görüş ve inançta olanları dahi kaynaştırıp birleştiren emrini şöyle vermiştir:- “Kim iyi düşünce ve salih amel içinde olursa kendi lehinedir. Kim de kötü düşünce ve davranış içinde olursa o da kendi aleyhinedir. Her ikisinin de hesabını ahirette Allah görecektir. Burada kimse kimsenin hesabını görmekle görevli değildir! Farklı düşüncelerinden dolayı birbirinizi düşman gibi görüp de ayrılık gayrılık fitnesine düşmenize hiç gerek yoktur!..” (14-15)Evet, farklı inançta olanlarla dahi iyi geçinmeyi emreden Rabb’imiz, aynı inançta olan kardeşlerimizle arayı açmayı kabul eder mi, mazur görür mü? Kardeşleriyle geçimsizleşip ilgisini kesenler bunun vebalini göze alabilirler mi? Mazeret geçerli mi? - Fatebiru ya ülil elbab! Düşünen ey akıl sahipleri!
Zaman
Köşe Yazıları
23.04.2014
AhmedŞahin-İslâmkardeşliğimuvakkatdeğilmüebbeddirAhmed Şahin - İslâm kardeşliği muvakkat değil müebbeddir
Hüseyin Gülerce - Erdoğan'ın Çankaya yürüyüşü…
Zaman
23.04.2014
02:07
Cumhuriyet tarihimizde ilk defa cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecek. Bunun demokrasimiz ve siyaset dünyamız için neler getireceğini bilmiyoruz. 10 Ağustos 2014, ülkemiz için yeni bir başlangıç olacak.Yaşadığımız kutuplaşma vetiresi bu seçime damga vuracak. Acaba kutuplaşmayı derinleştirmeden bu geçidi geçebilir miyiz? Bu seçimi, bir inatlaşmanın girdabına sürüklemeden yapabilir miyiz? Hatta yumuşama, yatıştırma ve bir adım daha ileri giderek toplumsal bir mutabakat için kapı aralayabilir miyiz? Bunun bir yolu var mı? Ben, böyle bir yol için sesli düşünerek, fikir jimnastiği yapmaya çalışacağım.İlk tespitim: AK Parti, ince bir siyaset çizgisi ile Başbakan Erdoğan’ın adaylığını kesinleştirdi. 30 Mart seçimlerindeki başarıdan sonra AK Parti’de ikinci bir adayın şansı yok. Meclis grubuyla, teşkilatıyla bütün parti, 30 Mart rüzgârını, Erdoğan’ın kazanması için uygun buluyor. Erdoğan’ı Çankaya’ya çıkarma konusunda kendilerine güveniyorlar ve kararlılık sergiliyorlar.AK Parti ve Erdoğan karşıtlığında birleşenlerin ise iki yönlü bir yaklaşımları var: Bir, Erdoğan’ın karşısında kazanacak bir aday yerine, Erdoğan’a kaybettirecek bir aday üzerinde duruyorlar. Yani, “kimi aday gösterirsek Erdoğan kaybeder” hesabı yapıyorlar. Hâlbuki Erdoğan kaybeder ya da kazanır, buna bakmaksızın, Çankaya’daki makam için “kimi aday gösterirsek kazanır” düşüncesi doğrudur. Liyakati, kimliği ve toplumun büyük çoğunluğu için isabetli olabilecek bir aday üzerinde bütün AK Parti-Erdoğan karşıtlarının birleşebilmesi ise ayrı bir meseledir. Tekrar ediyorum, 10 Ağustos’taki seçimin kutuplaşmayı önleyici olabilmesi, Erdoğan karşısındaki adayın kimliğine bağlıdır.AK Parti ve Erdoğan karşıtlığında birleşen cephenin ikinci yaklaşımı, “Erdoğan cumhurbaşkanı olamaz” demeleridir. Bunun için ileri sürdükleri bütün gerekçe ve iddialar, 30 Mart öncesinde seslendirildi. Hatta muhalefet, kampanyayı bunlar üzerine kurdu. CHP ileri gelenleri, “Erdoğan yurtdışına kaçacak” bile dediler. AK Parti’ye oy veren seçmen buna itibar etmedi. Şimdi neden etsin? İşte tam da bu sebeple; Erdoğan’la inatlaşmayan, Erdoğan’ın neden cumhurbaşkanı olamayacağı ile ilgilenmeyen, kendisinin neden cumhurbaşkanı olması gerektiğini anlatan/anlatabilen bir aday seçim tansiyonunu düşürebilir ve kazanma ihtimali olabilir.İkinci tespitim: Bizzat Sayın Başbakan tansiyonu düşürebilir, kutuplaşmanın önünü kesebilir ve Çankaya’ya çıkması halinde otoriterleşme endişelerini bitiren bir yola girebilir. Kendisine oy veren seçmenler tamam, onda otoriterleşme değil cesaretle dik durma tavrı görüyorlar. “Böyle yapmasaydı işini çoktan bitirirlerdi” diye düşünüyorlar. “Onun yerinde kim olsaydı yalpalardı, ayağı sürçerdi” diyerek onu desteklemeye devam ediyorlar. Bunun yanında yine onu sevenler, “halkın seçeceği cumhurbaşkanı olarak 77 milyonu kucaklayıcı, engin hoşgörü sahibi, torunlarına şefkat gösteren dede misali yufka yürekli olmalıdır” diyorlar. Sayın Erdoğan, belki bir parti genel başkanı, başbakan olarak siyasetin sertleştirici, kırıcı üslubunda bu beklentiyi cevaplayamadı, ama Çankaya yürüyüşünde bekleneni yapabilir…Onu tanıyanlar, yüreğinde saklı Recep Tayyip Erdoğan’ın, bunu yapabileceğini söylüyorlar. Öfkeden, intikam duygularından, nefret söyleminden arınmış, merhume annesinin dualarını hatırlayan bir Erdoğan’ın, yeniden ve daha güçlü olarak umutları tazeleyebileceğine inanıyorlar.Herkes için zor bir sınav daha başladı…
Zaman
Köşe Yazıları
23.04.2014
HüseyinGülerce-ErdoğanınÇankayayürüyüşü…Hüseyin Gülerce - Erdoğanın Çankaya yürüyüşü…
A. Turan Alkan - Beş paralık helva ve parlamenter sistem
Zaman
23.04.2014
02:07
Parlamenter sistem herkesin gözü önünde çatır çatır çöküyor; umurumuzda mı? Değil! Umurumuzda değil çünkü borsacı tabiriyle halkımız vaktiyle parlamenter sisteme yatırım yapıp, hisse satın almadı.Aslında ilgilenmedi bile: 1876’da meşruti monarşiye geçilirken halktan sual edilmemişti, ertesi yıl II. Abdülhamid sistemi askıya alıp yeniden monarşiye döndüğünde de kimse ses çıkarmadı. II. Meşrutiyet’te sözüm ona ilân edilen “Hürriyet”te halkın hissesi yoktur; kezâ aynı hürriyet, 1913 Bâbıâli baskınında üç diktatöre teslim edildiğinde de...Kimseler duymasın, Cumhuriyet ilânında da ahalinin dahli yoktur; 1925’in Takrir-i Sükûn’uyla tek adam-tek partiye geçildiğinde “büyüklerimiz bizden iyi bilir” ilgisizliğini yine müşahede ederiz. Çok partili hayata geçişimiz, halkın memnuniyetsizliğinden ziyade II. Dünya Harbi’ni demokrasi blokunun kazanmasıyla ilgilidir: Sevimsiz ama doğru.Size yakın tarihimizden minik bir anekdot nakledeyim. II. Abdülhamid rejiminin istikrarlı yıllarında, fukara takımından talebenin “Beş beş yapmak” diye tabir ettikleri bir öğün geçirme şekli varmış: Beş paralık helvayı beş paralık ekmeğin arasına yatırıp on paraya karın doyurmak anlamına gelen bu tâbiri, yoksul insanlar, ancak Abdülhamid’in vefat ettiği tarihte hatırlayabilmişlerdi. Cenaze alayını uzaktan seyreden yoksul kadınların pencerelerden, “Beş paraya kömür yaktıran padişahım, bizi bırakıp da nereye gidiyorsun?” diye feryad ettikleri söylenir. Aydınların bir hürriyet-istibdad çatışması gibi gördüğü uzun Abdülhamid’li yıllar, ahalinin zihninde tam tamına “istikrar”a tekabül etmekteydi!Uzatmayayım. Parlamenter sistem, iktidardaki çoğunluk partisi tarafından çatırdatılmakta ve alenen ve resmen Başkanlık modeline geçilmekte iken ahalinin, “İlle de bu sistem, ölürüz de vazgeçmeyiz” gibi türlü yollara düşeceği beklenmemeli.Ahaliyi suçlamıyorum. Son on yılda ilk defa, yıllardır uzaktan seyredip durduğu batılı refah unsurlarından bir kısmını fiilen kendinde hayata geçmiş buldu. Artık, kaybedecek bir şeyleri ve geleceğe dair şahsi beklentileri olan bir orta sınıfımız var. Orta sınıf, batılı ülkelerde demokratik altyapının en sağlam muhafızıdır; bizim için o merhale şimdilik biraz uzakta. Parlamenter sistem veya Başkanlık modeli arasındaki tercihte yükselen orta sınıfın evvelemirde istikrar araması tabiidir.Kötümser de değilim; son birkaç yılda hükümetin otoriterleşmesiyle güçler ayrılığı denilen soyut kavramın aslında ne mânâya geldiğini fiilen anlamaya başladık en azından. Güçler ayrılığı dün, camlı vitrinlerdeki likör takımı gibi hâcet duymadığımız bir aksesuardı, kısa bir zaman sonra pilav tenceresi, su bardağı kadar aslî ihtiyaçtan olduğu fark edilecektir. Boşuna “Hukuk ekmektir” demiyorlar!Parlamenter sistemimizin arızaları vardır; başkanlık, bu arızaları gidermez, aksine derinleştirir; aynen dar bölge seçim sisteminin daha âdil ve demokratik temsil sağlamayacağı gibi. Sistemin aksayan yanını onarmak, eninde sonunda bir demokratik kültür meselesidir; meclis çoğunluğu pekiştirip ilelebed muhafaza etmek için seçim sistemiyle dilediği gibi oynama kurnazlığı için demokratik kültür değil, şekil A’da göründüğü üzere siyasi zekâ yetiyor.Güçler ayrılığı, devlet karşısında kendini mümkün olan en geniş hürriyet dairesinde ifade etmek isteyen “ferd”in ihtiyâcı: Kendini devletin ulviyeti, “Bekaa”sı ve gücü içinde inşâ ve idrak edenler için elbette vitrindeki likör takımından farksız bir avadanlık. Devletle bir şekilde samimi temas kurmuş olanların “Hukuk”a ihtiyaç duymaması da böyle bir şeydir: Tanıdıklarınız, yârenleriniz, ahbaplarınız vardır bir yerlerde, hakkınızı sizin adınıza gözetir, icabında koltuklarlar. Devlet fikrinin kutsanmasını pratik bir çıkara bağlayan bu tablodan hukuk devletine ulaşmak biraz zaman alacak gibi görünüyor.Beş paralık helva deyip geçmeyin yani...
Zaman
Köşe Yazıları
23.04.2014
ATuranAlkan-BeşparalıkhelvaveparlamentersistemA Turan Alkan - Beş paralık helva ve parlamenter sistem
Mustafa Ünal - Ankara havası
Zaman
23.04.2014
02:07
Bugün 23 Nisan. Akşam resepsiyon var. Yarın Meclis’te bakan fezlekeleri ele alınacaktı. Program son dakikada değişti. Görüşmeler haftaya ertelendi. Soruşturma Komisyonu kurulacak mı?Ertesi günü Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş yıldönümü. Başkan Haşim Kılıç ne söyleyecek? Ankara’nın havasına girmeden, önce anlamlı olduğu kadar mesaj yüklü iki fotoğrafı paylaşmak isterim.Bakan, binlerce hadisin yer aldığı kataloğa elini uzattı, birini çekti. Ve okudu: “Kul iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden cehennemin doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşüverir.” Muhbir-i Sadık’ın sözü. En güvenilir habercinin yani. Uyarı herkese. Özellikle de çok konuşan biz gazetecilere ve siyaset adamlarına. Bakan’dan tam isabet.Bir başka dokunaklı fotoğraf. Çok şikâyetçisi olduğumuz tribünlerden. Beşiktaş’ın Çarşı Grubu, farkını gösterdi. Her Kutlu Doğum Haftası’nda olduğu gibi. Hafta sonu Olimpiyat Stadı’nda oynanan derbi maçında, büyük bir pankartın üzerinde şu satırlar okunuyordu: “Sen hâlâ 40 yaşındasın. Ve ümmetinin başındasın. Efendilerin Efendisi (sav).”Mekke’nin fetih günüydü. Bir adam O’nun yanına yaklaştı. Biraz korkudan, biraz heyecandan titriyordu. Adamın bu halini görünce, “Korkmana, titremene gerek yok. Ben kral değilim.” dedi. Ve ardından ekledi: “Kureyşli kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum ben.” Mütevazılığın da böylesi. O eşsiz yetime selam olsun.Ankara’nın havasına dönersek... Bugün Milli Egemenlik Bayramı. Ve tabii çocuk. Meclis özel gündemle toplanacak. Liderlerin söyleyeceklerini tahmin etmek zor değil. Birbirlerine dokunduran ‘milli irade’ mesajları verecekler. Hem 30 Mart hatırlatılacak hem de ağustostaki cumhurbaşkanlığı seçimleri.Allah’tan 23 Nisan normalleşti. Ankara’nın havası ağırlaşır, siyasi tansiyon yükselirdi. Rejim krizi bile patlayabilirdi. Bülent Arınç’ın eşli davetiyesi kıyameti koparmıştı. Daha yeni yeni olağanlaştı. Asker gelmezdi. Başörtüsünden korkar, Kürt milletvekilleriyle aynı çatı altında bulunmaktan kaçınırdı.Cumhurbaşkanlığı gibi gündemi var siyasetin. Gözler siyasi partilerde. Adayları onlar belirleyecek. Halk seçecek. Artık sistem ‘sözde değil özde...’ türü mesajlara kapalı. Siyasetin nabzı, devlet erkânının aynı mekânı paylaştığı bu mekânlarda atardı. 14 yıl olmuş. “Aday kim olacak?” sorusuna cevap aranıyordu.En hevesli siyasetçi Bülent Ecevit’in DSP’sini arkasına alan ANAP’ın lideri Mesut Yılmaz’dı. Hakkında iddialar vardı. İşadamı Korkmaz Yiğit’in kaseti onu vurmuş, Türkbank ihalesine müdahale ettiği gerekçesiyle hükümet düşmüştü. ‘Yolsuzlukla Mücadele Derneği’ kurucusu Tevfik Diker, stratejik bir hamle yaptı. Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ile görüştü. Çıkışta Kıvrıkoğlu’nun “Başkomutan hakkında TBMM’de dosyaların ve bazı şaibelerin olması yanlıştır.” dediğini aktardı. Bu cümlenin adresi belliydi. Mesut Yılmaz’ın hevesi kursağında kaldı.14 yıl önceydi. 23 Nisan akşamı resepsiyonda Cemil Çiçek’le karşılaştım. Kulağıma, “Ahmet Necdet Sezer ismine dikkat et.” dedi. Çok geçmeden, birkaç gün sonra bütün partilerin ortak adayı oldu, Sezer. Bugün AK Parti’nin adayı belli gibi; Başbakan Erdoğan. Seçimin de favorisi. Muhalefet ise arayışta. MHP lideri Bahçeli dün, “İyi bir aday çıkaracağız.” dedi. CHP, 30 Mart’a takıldı. Cumhurbaşkanlığı konusuna ciddiyetle eğilmiş değil.17 Aralık operasyonunda koltuğunu kaybeden 4 bakan hakkında soruşturma komisyonu kurulacak mı? Cevabını öğrenmek için bir hafta beklememiz gerekecek. Bakanlar Meclis kürsüsüne çıkıp konuşacak. Cuma günü Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş yıldönümü. Bir süredir ‘Haşim Kılıç’ tartışmaların odağında. Söyleyecekleri önemli. Hiç şüphesiz, siyasetin iklimini etkileyecek.Ankara’nın ‘oyun havaları’ bir yana... Biz ‘kuru ekmek yiyen Kureyşli kadının oğluna’ kulak verelim.
Zaman
Köşe Yazıları
23.04.2014
MustafaÜnal-Ankara/">AnkarahavasıAnkara-havası/">Mustafa Ünal - Ankara havası
Etyen Mahçupyan - Millilik: Ulusalcılardan AKP'ye
Zaman
23.04.2014
02:07
Bundan henüz altı yıl önce çalkantılı bir dönemden geçiliyordu. Hrant Dink öldürülmüş, Ümraniye’de bir silah deposu bulunmuş ve ‘halkımız’ İslami kesimden bir siyasetçinin cumhurbaşkanı olmasını engellemek üzere sokaklara dökülmüştü.Bir taraftan darbe hazırlığı sürüyor, diğer yandan darbecilere hukuki kovuşturma tehlikesi beliriyor, muhtemel tehlikeyi önlemek ve darbeyi meşrulaştırmak için ise yığınsal bir kampanya yürütülüyordu. Ulusalcı propagandanın kalbi Cumhuriyet mitinglerinde atmaktaydı. Mesele çevreden gelen, toplumsal temsil yeteneği olan ve İslami kimliğe sahip bir iktidarın düşürülmesi için zemin hazırlanmasıydı. Mitingleri düzenleyenler ise askere endeksli bir laik merkezin taşıyıcılarıydı ve arkasına halkın desteğini alan bir hükümeti gayri meşru kılmaları kolay iş değildi. Siyasi iktidarın vahim bir siyasi yola girmiş olduğu, neredeyse ‘vatana ihanet’ noktasına geldiği fikrinin yerleştirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle AKP’nin küresel dünyanın yeni emperyalist heveslerine biat ettiği propagandasına kayıldı. Dolayısıyla bu mitinglerin alamet-i farikası Türk bayrakları oldu ve AKP böylece ‘gayri milli’ ilan edilmeye çalışıldı. Cumhuriyete sahip çıkmak devlete sahip çıkmaktı ve hükümetin de devleti ‘sattığı’ ima ediliyordu. ABD önderliğinde Batı emperyalizmi adım adım ülkeyi ele geçirmekte, bağımsızlığımız elden gitmekte ve bunun taşeronluğunu da AKP yapmaktaydı… Başarılı bir propagandaydı, çünkü bir yandan bağımsızlık gibi İslami kesimin de kulak arkası edemeyeceği bir argüman üzerine oturuyor, diğer yandan da cumhuriyet gibi laiklerin kendiliğinden taban oluşturacağı bir kavram kullanılıyordu. Bayrak ise bu iki kavramı buluşturan, farklı kesimleri vatan sevgisi etrafında meczeden bir bütünleştirici sembol işlevi gördü. 2007 yılında art arda gerçekleştirilen bu mitinglere yüz binlerce insan katıldı. Coşku ile slogan haykırdılar ve büyük çoğunluğu ‘neye’ katıldıklarını tam olarak bilemeden, ama kendilerini ‘vatandaş’ hissederek gurur içinde evlerine dağıldılar. Bu stratejinin mobilize edici dürtüsü Türkiye’nin ikinci bir Kurtuluş Savaşı’nın içinde olduğu duygusuydu. AKP vatanı peşkeş çektiği, Batı’nın emellerine alet olduğu için suçluydu ve iktidara layık değildi. Karşısındaki güç koalisyonu ise tek kelimeyle ‘milliydi’… Bugün bile o mitingleri bir uyanışın ve bilinçlenmenin doruk noktası olarak hasretle yâd edenler var. Ancak sadece iki yıl sonra, 2009’da Cumhuriyet mitingleri yeniden denendiğinde adam toplayamadı. Çünkü arada öyle bir gelişme oldu ki, AKP’nin kapatılma davasını boşa çıkarmakla kalmayıp 2010 referandumunun da yüzde 58’le kabulünü sağladı. Söz konusu gelişme darbecilerin yargılanma sürecinin başlaması ve ulusalcı stratejinin deşifre olmasıdır. Sonrasında ulusalcılar ülkeyi yönetilemez kılmak üzere, istikrarsızlaştırma politikasına dönmek zorunda kaldılar. AKP ise bir anda ‘milli’ olanın sahibi haline geldi. Doğal olarak bu eskisinden farklı içerikte ve kuşatıcı bir millilikti. Bu yer değiştirme aynı zamanda milliliğin ideolojik bir konumdan pragmatik bir yaklaşıma kaymasını da ifade etti. Aslında hükümetin relativist bakışı tam da ulusalcıların ‘gayri milli’ ilan ettikleri şeydi ve nitekim AKP’nin ‘neoliberal’ politikaları hâlâ bir kısım laiklerin dünyasında bu iktidarı gayri milli kılmaya yetebiliyor. Dolayısıyla bugün hükümetin ‘ihanetlerinin’ temel malzemesini kentsel dönüşüm veya barajlar oluşturuyor ve aynı nedenle Gezi zamana yayılmış bir tür Cumhuriyet mitingi kıvamına getirilmek isteniyor. Ne var ki bu arada köprünün altından çok su aktı… Hükümetin sosyal politika oluştururken katılımcı bir tutum almamasını, hatta bazen hoyratlığa varan bir çizgi izlemesini bugün her kesimden onaylamayan birçok kişi var. Ama bunlara artık ‘gayri milli’ yaftası yapıştırmak mümkün değil. Hatta hükümetin bu tasarruflara ilişkin savunmasının epeyce ‘milli’ bir doz içerdiğini söylemek durumundayız. Görünen o ki temsil yeteneği sayesinde ve toplumla sahici bir bağ kurmanın sonucu olarak, AKP ‘milliliği’ de belirsiz bir süre için kendi tekeline alacak. Bu durumda muhalefetin ‘gayri milli’ konuma düşmemesi için çok dikkatli olması gerekiyor. Bunun yolu ise siyasetin devletçi bir zeminden uzaklaşmasını içselleştirerek topluma dönmekten, milliliği yeni bir zihniyet içinde tanımlamaktan geçiyor. Aksi halde büyüyen bir AKP ile yaşamaya alışmak gerek. e.mahcupyan@zaman.com.trNot: Mümtaz’er Türköne benim yazılarımın “kerameti kendinden menkul” olduğunu söylemiş. Bütün öngörüleri yanlış çıkan kendisinin kerameti nereden acaba?
Zaman
Köşe Yazıları
23.04.2014
EtyenMahçupyan-MillilikUlusalcılardanAKPyeEtyen Mahçupyan - Millilik Ulusalcılardan AKPye
Saruhan Özel - Cari açık azalıyor, ne güzel!
Zaman
23.04.2014
02:07
Chicago mezunu G.Koreli Dr. Song, 25 yıl önce iktisat doktorama başladığımda hocalarımızdan biriydi. Akademik kadronun son çalışmalarını paylaştığı haftalık seminerlerden birinde son “ekonomik büyüme” temalı çalışmasını aktarıyordu. Çalışmasının motivasyonu Türkiye ve Güney Kore ekonomilerinin büyüme performansları arasındaki farklılıktı.1980’lerde yakın seviyelerde olmalarına rağmen Kore’de kişi başına milli gelir arayı açıp hızla gelişmiş ülke seviyesine doğru giderken Türkiye çok daha yavaş ilerliyordu. (Grafik 1) Prof. Song, bunun nedenlerini araştırıyordu. Gurbette bir Türk olarak ülkemi olumsuz örnek gösterdiği için Prof. Song’a içerlemiştim (gerçi daha sonra tezimde kullandığım modelin ağır matematiğinde bana çok yardımcı olduğu için de müteşekkir olmuştum). G.Kore o gelişmiş ekonomileri yakalama döneminde yüksek cari açıklar veriyordu ve 1997 Asya krizinde de bundan büyük zarar gördü. O dönemde Kore ekonomisini incelerken Prof. Song’un çalışmasındaki motivasyon hep aklımdaydı. Birkaç sene sonra da zaten Türkiye aynı yoldan geçti. Cari denge açığı bir yıllık süreçte döviz gelirleri ile döviz giderleri arasındaki farkı gösterir. Ve elbette gönül döviz gelirlerinin çok daha yüksek olmasını ya da en kötü dengede olmasını ister. Bu da çeşitli şekillerde olabiliyor:Bir tanesi, Norveç, S.Arabistan, Brezilya, Rusya, Kanada, Avustralya gibi tüm dünyanın yaşamak için ihtiyaç duyduğu tarım ve enerji kaynaklarının bolca olduğu bir ekonomi olmak. Çok az döviz harcayarak çıkarılan bu kaynakları hem de iyi fiyatlara satarak döviz kazanmak. Bir diğeri, Çin, Vietnam, Filipinler, Trinidad ve Tobago, Bangladeş gibi işçilik maliyetlerini çok cazip düzeyde düşük tutarak uzmanlık gerektirmeyen, beceri düzeyi düşük işçiliğin ana girdisi olduğu ürünlerin üssü haline gelmek. Bu sayede sürümden kazanarak döviz gelirlerini giderlerin üzerinde tutmak.Yine bir diğeri, Almanya, İsviçre, Finlandiya, Güney Kore, Singapur ve Japonya gibi herkesin kolaylıkla üretemeyeceği, bilgi, beceri, yüksek teknoloji ve vizyon gerektiren ürünleri üretebilmek. En azından bir süre kolaylıkla taklit edilemeyeceği için tüketicilerin ödemeye razı olacağı yüksek fiyatlarla satarak döviz geliri elde etmek.Türkiye maalesef bu gruplardan birine dahil olamıyor. Gerçi enerji kaynağı olmasa da turizm ve tarım ihracatı için gerekli iklim ve altyapı koşullarına ve lojistik avantajlara sahip. Ama tarımı üretim tarafında, turizmi de fiyatlama tarafında yeterince doğru değerlendiremediği için bu imkânlarıyla enerji ithalatı için yaptığı döviz harcamaları bile karşılayamıyor. Ülke üretim maliyetlerinin çok cazip olmasını sağlayacak kadar fakir de değil. Ortalama gelir düzeyinin on bin doların üzerine çıkmış olan bir ülkenin düşük katma değerli (birim kazancı düşük) üretim için Vietnam’la Mısır’la rekabet etmesi düşünülemez.Kaldı ki, bu gruplara dahil olmak istenecek şeyler de değil. Enerji kaynakları bol olan ülkeler sanayi sektörlerini dünya ile rekabet edecek düzeye çıkartmak zorunda kalmıyorlar çünkü doğal kaynaklarıyla “kolay döviz kazanıyorlar”. Norveç, Rusya, S.Arabistan bunun güzel örnekleri. Şili gibi tek bir enerji kaynağının ihracatına dayalı olanlar da dünya fiyatını kontrol edemediğinde sorun yaşıyorlar. Çoğu doğal kaynaklarından kazandığını global rekabette öne çıkan sanayi üretimine dönüştüremiyor.Düşük işçilik maliyetine dayanmak da sürdürülebilir değil. Çalışanlar bir süre sonra “döviz bazında” gelirlerini artırarak dünya refahından daha fazla pay almak ve yaşam standartlarını yükseltmek istiyorlar. Bir süre sonra ucuz üretime dayalı üretimden yüksek katma değerli üretime evrilmek zorunda kalınıyor. Uzun süre herkesin ucuz üretim için akın ettiği ama bugün işçilik maliyetlerindeki hızlı artıştan şikâyet etmeye başladığı Çin, bunun en güzel örneği. Çin artık ucuz üretime dayalı üretimi çevresindeki az gelişmiş ülkelere bırakıyor.Ama maalesef Türkiye üçüncü gruba da dahil olamıyor. Çünkü bugüne kadar buna yeterince uygun bir eğitim sistemi, devlet teşvik mekanizması, reel sektör vizyonu ve uzun vadeli makroekonomi politika seti geliştirememiş durumda. O zaman da fiyatını kendisinin belirleyemediği katma değeri düşük tüketim mallarının ihraç edildiği, karşılığında da fiyatını kabul etmek zorunda kaldığı yüksek teknolojinin ve hammaddenin ithal edildiği bir ekonomi haline geliyor. G.Kore gibi ülkeler bu gruba üç beş yıllık değil on yirmi yıllık vizyonlarla kur politikası başta olmak üzere bu istikamete yönelik (kendilerine göre) doğru makroekonomik politikaları ısrarla uygulayarak dahil olabiliyorlar. Daha da önemlisi inovasyonla bu konumlarını sürdürebiliyorlar. Arada krizler de olup tökezleyebiliyorlar. (Grafik 1) Ama onlardan ders çıkartıp yollarına devam ediyorlar. Büyüme potansiyellerinden feragat etmiyorlar
Zaman
Köşe Yazıları
23.04.2014
SaruhanÖzel-CariaçıkazalıyornegüzelSaruhan Özel - Cari açık azalıyor ne güzel
Çok sık yaptığımız 12 hata!
Chip Online
23.04.2014
01:41
Teknolojik cihazları kullanırken en çok hangi hataları yapıyoruz? İşte çok sık yaptığımız 12 hata!
Chip Online
Köşe Yazıları
23.04.2014
Çoksıkyaptığımız12hataÇok sık yaptığımız 12 hata
Abdülhamit Bilici - "Yanlış yöndesiniz!"
Zaman
22.04.2014
02:09
Ülkemizi esir alan gerilim ve kutuplaşma ortamında birbirimizi her geçen gün daha az dinliyoruz.Herkesin dinlediği televizyon kanalı, okuduğu gazetesi, itibar ettiği kanaat önderi var. Bir tarafın çürüme dediğine, diğeri istiklal savaşı diyebiliyor. Birinin hırsız dediğine, diğeri hayırsever. Belki son dönemde kompartımanlaşma ve kutuplaşmanın dozu arttı ama bu yeni değil. Ergenekon davaları başladığında da bu bölünmeyi yaşamadık mı? Bir tarafın, demokrasi için fırsat gördüğü davalar, diğer taraf için iktidarın muhalifleri susturma aracıydı. Ortak referans ve değer yargılarını kaybediyor olmak toplum olarak karşı karşıya olduğumuz ciddi bir tehdit. Ortak değerlerimiz vardı da şimdi mi kaybediyoruz, yoksa çoğu empoze edilmiş şablonların etkisini yitirmesinden kaynaklanan bir sonuç mu yaşıyoruz? Meşru sorular bunlar. Sadece biz değil, Suriye’den Ukrayna’ya pek çok toplum aynı sorunla karşı karşıya. Etrafında bir araya geleceği ortak değerleri olmayan ya da bunları kaybeden toplumların er geç çözülmesi mukadder. Gelişmiş dünyanın sınırlarına dayanan çaresiz göçmenler, bu çözülme sürecinin en yalın göstergesi. Sadece Suriye’deki çözülmenin faturası, 130 binden fazla can ve 6 milyon göçmen. Süreklilik içinde kendini geliştirip yenilemeyi başaramayan pek çok toplum gibi Türkiye de Batı’dan aktarmaya çalıştığı değer, kurum ve kodlar etrafında şekillendi. Kıyafetten eğitime, yargı, siyaset ve ekonomi düzenine her şey böyle şekillendi. Millî/dinî referanslara göre her şeyin yeniden şekillendirilmesi ideali belli kesimlerde hep ilgi gördü ama ne pratiğe kayda değer yansıması oldu ne de örnek aldığımız ülkelerdeki gibi üniversiteler, şehirler, siyasî partiler, demokrasi ve hukuk sistemi kurabildik. Bu açıdan bakınca Avrupa Birliği süreci, zaten orijini Batı olan ama eskimiş elbisenin yenilenmesi çabasıydı. Türlü renkleri içeren ve talepleri olan kesimler için AB standardında demokrasi yeni ortak değer çerçevesi olabilirdi. Ayrıca kutuplaşma ortamında dış referans, çıkış yolu gibi görüldü. AK Parti iktidarı, bu yolda birkaç sene öncesine kadarki çabasıyla içeride olduğu kadar Batı’da ve İslam dünyasında çoklarını umutlandırdı. Ama bir süredir öyle adımlar atılıyor ki, düne kadar AK Parti’yi hararetle destekleyenden, artık sadece hayal kırıklığı ve eleştiri duyuyorsunuz. Ergenekon sürecinde AK Parti’nin adımlarını destekleyen Gladyo savcısı Felice Casson, yargı ve basına yönelik müdahaleler nedeniyle Türkiye’de demokrasinin tehlikede olduğu görüşünde. Cihan’a verdiği röportajda şöyle dedi: “Demokrasiye tahammül edilemeyen rejimlerde yargı ve basından oluşan iki kontrol sistemi yok edilmeye çalışılır. Bu ikili, demokrasinin temel unsurudur.” İnsan Hakları İzleme Örgütü Başkanı Kenneth Roth da Türkiye’nin insan hakları alanında 10 yılda elde ettiği kazanımları geri götürecek gelişmeleri incelemek için ülkemize geldi. Cumhurbaşkanı Gül ve Numan Kurtulmuş’la görüştü. Hürriyet’e verdiği röportajdaki tespitleri düşündürücü: Son 10 yılda Türkiye, olumlu yörünge izliyordu ama son dönemde yörüngeden çıktı. Eski karanlık günlere döndüğünüzü söylemiyorum ama yanlış yönde ilerliyorsunuz… Basın özgürlüğü açısından yeni MİT Yasası endişe verici. Bu yasayla sadece Snowden değil, onun ifşaatlarını yayınlayıp Pulitzer kazanan Guardian ve Washington Post da yargılanırdı… Twitter, YouTube yasağı, HSYK, MİT yasalarında hükümet hesap verme yükümlülüğünü zayıflatmaya çabalıyor.” Cuma günü birkaç yazarla birlikte görüştüğümüz ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Doug Frantz’in tespitleri de farklı değildi. 2000’lerin başında 5 yıl New York Times’ın Türkiye muhabirliğini yapan, bakanlığa geçmeden önce Washington Post’ta çalışan Frantz, Türkiye’nin 10 yılda başardıklarını övüp NATO üyeliğini hatırlattıktan sonra 21. yüzyılda kitap yakmaya benzettiği internet yasakları ve medyaya baskı yaparak Türkiye’nin imajına ve ekonomisine zarar vereceğini söyledi. Eski tabulardan kurtulmaya başlayan Türkiye’nin yeni tabular üretmemesi gerektiğini ifade eden Frantz, gazeteciliğin suç olamayacağını, Snowden olayındaki gibi Türkiye’nin böyle bilgileri yayınlayanları değil, sızdıranı yargılaması gerektiğini dile getirdi. Otoriterleşme eğiliminin kalıcı olmaması temennisini paylaşan Frantz’ın bir hatırlatması da ses kayıtlarıyla kamuoyuna yansıyan medyaya müdahale yöntemlerine ilişkindi: “Yönetimlerin medyayı etkileme çabası normal. Ama muhalefet liderinin konuşmasının kesilmesini istemek, KJ’lere müdahale etmek, baskıyla gazetecilerin atılmasını sağlamak veya medya patronunu arayıp ağlamasına neden olmak gibi yollar demokrasilerde olmaz.” Acı ama galiba doğru söylüyorlar: Yanlış yönde ilerliyoruz..
Zaman
Köşe Yazıları
22.04.2014
AbdülhamitBilici-YanlışyöndesinizAbdülhamit Bilici - Yanlış yöndesiniz
Yusuf Keleş - Gayrimenkulü olanlar vergi sürprizlerine hazır olsun
Zaman
22.04.2014
02:09
Ülkemizde gayrimenkulün en sağlam yatırım aracı olduğuna sanırım kimsenin itirazı olmaz.Biraz iddialı olabilir ama gayrimenkule yatırımın aynı zamanda en iyi yatırım olduğu da kabul görür. Özellikle sürekli gelişen şehirlerde gayrimenkullerin rant kazandığını, kısa sürede büyük prim yaptığını görüyoruz. Böylesine kazanç sağlayan bir unsurun devlet ve maliye tarafından gözden kaçırılması düşünülemezdi. Nitekim gayrimenkuller üzerinden alınan vergilere baktığımızda çeşitliliğin çok fazla olduğunu görüyoruz. Alım-satım arasındaki farktan kaynaklanan Gelir Vergisi, Katma Değer Vergisi, Veraset ve İntikal Vergisi, devir esnasında ödenen harçlar, sürekli olarak ödenen Emlak Vergisi gibi birçok malî yükü bulunan gayrimenkullerin vergisel boyutu da çok karışık. Özellikle yeni büyükşehir olan illerde Emlak Vergisi’nin matrahı ve oranının katlanması mal sahiplerini mağdur edecek gibi görünüyor.Komisyon kararlarına itiraz hakkı varBilindiği gibi bina, arsa ve arazilerin Emlak Vergisi’ne esas alınan vergi değeri dört yılda bir, ilgili belediyeler tarafından yeniden hesaplanıyor. Diğer yıllarda ise vergi değeri, bir önceki yıl için tespit edilen yeniden değerleme oranının yarısı kadar artırılıyor. Buna mukabil yeni emlak değerleri komisyonlar tarafından belirleniyor. Tespit yapılacak gayrimenkulün cinsine ve bulunduğu yere göre değişiklik gösteren komisyonlara vali, defterdar, belediye başkanı, tapu sicil müdürü veya vekilleri, belediyeden yetkili bir memur, ticaret odası, ziraat odası ve esnaf odalarından ilgili kişiler katılıyor. Belediyeler en önemli gelir kaynağı olan emlak vergilerini daha fazla toplamak için kimi zaman eski değerlerde çok yüksek artışlara gidiyor. İller arasında dengesizlikler görülebildiği gibi, aynı ilde il merkezi ile ilçelerin birim değerleri arasında bile uçurum olabiliyor. Diğer yandan aynı ilçede hatta aynı sokakta bulunan gayrimenkullerin değerinin bile aynı kabul edilmesi adil değil. İşlek bir caddeye açılan sokak başındaki ev ile sokağın sonundaki ev aynı oranda prim yapmaz. Aynı binada bulunan evler bile bodrum kat ile teras kat olmaları halinde metrekare değerlerinin farklı belirlenmesi gerekir. Daha önce komisyonlar tarafından belirlenen vergi değerlerine gerçek kişilerin itiraz etme hakkı bulunmuyordu. Anayasa Mahkemesi’nin bu hükmü iptal etmesi ile artık gayrimenkul sahiplerinin doğrudan kendilerinin komisyonlar tarafından belirlenen değere itiraz etmelerinin yolu açılmış oldu. Emlak Vergisi, komisyonlar tarafından belirlenen bu vergi değerleri üzerinden oranlar uygulanarak hesaplanıyor. Emlak Vergisi oranı, gayrimenkulün; konut, konut dışı bina (büro, dükkân mağaza vb.), arsa ve arazi olma durumuna, büyükşehir belediye sınırları içinde bulunup bulunmadığına göre değişiyor. Mesela konut için uygulanan oran binde 1, işyerlerinde binde 2 ve arsalarda da binde 3’tür. Bu oranlar büyükşehirlerde iki kat olarak uygulanıyor. Vergi değerinin yüksek belirlenmesi sadece Emlak Vergisi’ni fazla ödemeye sebep olmuyor. Çünkü gayrimenkullerle ilgili alınan vergilerin neredeyse tamamı bahsettiğim vergi değerine atıf yapıyor. Mesela Emlak Vergisi ödeme aşamasında hesaplanan Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunmasına Katkı Payı da Emlak Vergisi değeri üzerinden hesaplanıyor. Ayrıca asgari kira gelirinin uygulanacağı durumlarda da beyan edilmesi gereken vergi, bu değer üzerinden hesaplanacak. Ölüm veya bedelsiz intikallerde ödenecek Veraset ve İntikal Vergisi, alım satımlarda hem alıcı hem de satıcı tarafından ödenecek tapu harcının hesaplanmasında da asgari limit, komisyonlar tarafından belirlenen vergi değeri olacaktır.Konutların satışında KDVBilindiği gibi geçen sene Bakanlar Kurulu kararı ile konut teslimlerinde uygulanacak KDV oranlarında değişiklik yapıldı. Bu kararla belirlenen yeni KDV oranları listelerinde net alanı 150 metrekareye kadar konutlardan; büyükşehirlerde lüks veya birinci sınıf inşaat olarak yapılan yapı ruhsatının alındığı tarihte üzerine yapıldığı arsanın metrekare vergi değeri; 500 TL ile 999 TL arasında olan konutların tesliminde yüzde 8, 1.000 TL ve üzerinde olan konutların tesliminde yüzde 18 oranında KDV hesaplanacak. Ruhsatın sonradan revize edilip inşaat kalitesinin yükseltilmesi halinde de aynı şekilde yüzde 18 KDV uygulanacak. Bu yıl komisyonlar tarafından belirlenen vergi değerlerinde görülen afaki artış arsa metrekare fiyatlarının da ciddi manada yükselmesine sebep oldu. Bu durumda büyükşehirlerde özellikle İstanbul, Ankara gibi şehirlerde yüzde 18’in altında KDV ile satılan konut bulmak oldukça zor olacak gibi görünüyor. Öte yandan 150 metrekareden büyük konutlar ile büyüklüğü ne olursa olsun işyerlerinin satışında yüzde 18 oranında KDV uygulanması gerektiğini hatırlatayım.Emekli, ev hanımı, işsiz ve engelliler Emlak Vergisi ödemeyebilirGeliri sadece kanunla kurula
Zaman
Köşe Yazıları
22.04.2014
YusufKeleş-GayrimenkulüolanlarvergisürprizlerinehazırolsunYusuf Keleş - Gayrimenkulü olanlar vergi sürprizlerine hazır olsun
Turhan Bozkurt - Adrese teslim kıyak
Zaman
22.04.2014
02:09
19 Nisan 2014 tarihli Resmî Gazete’de ilginç bir yönetmelik yayımlandı. Hazine Müsteşarlığı’nın hazırladığı yönetmeliğe göre asgari yatırım tutarı 1 milyar liranın üzerinde olan yap-işlet-devret projeleri ile Sağlık ve Eğitim bakanlıklarının 500 milyon doların üzerindeki projeleri için kullanılacak kredilere, Hazine garanti verecek.Garantiden faydalanmada kamu-özel ayrımı yok.‘Adrese teslim kıyak’ nasıl olacak? Belediyeler, KİT’ler ve özel şirketler 3 milyar dolara kadar borçlanacak ve Hazine’yi garantör olarak gösterebilecek. Yönetmelikten evvel ilana çıkmış projelerde böyle bir sınır da yok. Bu bölüme dikkat! 3. köprü, 3. havalimanı, şehir hastaneleri, Körfez geçişi, TANAP ve Çılgın Proje için ciddi meblağlar telaffuz ediliyor. Mesela 3. havalimanı ihalesinde en yüksek teklifi (22 milyar 152 milyon Euro) Limak-Kolin-Cengiz-Mapa-Kalyon Ortak Girişim Grubu vermişti. İhale 3 Mayıs 2013’te yapıldı. Bir yıldır projeyi finanse edecek babayiğit çıkmadı. Nasıl çıksın ki! İhale günü KDV dahil 26 milyar Euro’ya el kaldıran Mehmet Cengiz, Nihat Özdemir ve Orhan Kemal Kalyoncu, TL’deki değer kaybının şokunu yaşıyor. O tarihte 2,34 lira olan Euro, bugün 3 TL’ye dayandı. Son yıllarda ihale kaybetmemekle nam salan bu isimlerin sadece kur kaynaklı maliyet artışı 17 milyar lirayı buldu. Ne ihalenin sahibi DHMİ ne de onlar böyle bir şok bekliyordu. İhalede verilen fiyatı rasyonel bulmayan bankacılar bile kurda bu kadar hızlı artış olacağını tahmin etmiyordu. Faiz oranlarındaki yükseliş bir başka kötü haber oldu. 2020 olimpiyatlarının kaybedilmesi, yatırımın geri dönüş hesaplarını iyice zora soktu. Konsorsiyum hangi kapıyı çaldı ise eli boş döndü. Bunun farkında olan hükümet, 3. havalimanı finansman krizini çözmek maksadıyla Hazine garantisini havuç olarak kullanacak. 3 milyar dolar üst sınırına getirilen istisna 3. havalimanını tarif ediyor.Yönetmelikte Hazine garantisi ibaresini gizlemek için ‘borç üstlenimi’ denmiş. Muhteşem buluşlarından ötürü tebrik etmek lazım Hazine bürokratlarını! Üstelik imzalanan borç üstlenim anlaşmaları Resmî Gazete’de yayımlanmayacak. Vergi ödeyen vatandaş, hangi projelere Hazine garantisi sağlandığını öğrenemeyecek. Üstlenilen tutar, devlet dış borç hanesine yazılacak. Özel şirket ya da KİT’lerden biri sözleşmeyi feshederse banka kredisini Hazine ödeyecek. Yani milyarlarca dolar hepimizin cebinden çıkacak.“Devasa projeleri, özel sektör marifeti ile devletin kasasından tek kuruş çıkmadan yaptırıyoruz.” beyanlarına aldanmayın. Borç üstlenim yönetmeliği kelime oyunları ile ustaca hazırlanmış. Krediyi veren de ihaleyi alan da risk taşımıyor. Riski Hazine üstleniyor. Biz bu filmi bir yerden hatırlıyoruz. 1990’larda siyasetçilerin baskısı ile fizibiliteden ihale yöntemine kadar tel tel dökülen Yuvacık Barajı gibi projelere Hazine garantisi verilmişti. Müteahhitler bırakıp kaçtı. Yarım kalmış yatırım çöplüğüne döndü memleket. Müflis şirketlerin veya KİT’lerin borçlarını Hazine ödedi, ödemeye devam ediyor. 2001 krizine kadar yatırım yapıyormuş gibi davrandık. 2001’de ülke duvara tosladığında teşhis yapılırken reçetenin başına Hazine garantisinin kaldırılması maddesi yazılmıştı.Dövizde bolluk mevsimden kıtlığa geçilirken atılan ‘garantili adım’dan endişe duymamak mümkün mü? Madem projeler çok efektif, ihaleleri alanlar zengin; gazete-televizyon satın almak için havuz kurabilecek kadar paraları varsa birilerinin borcunu 77 milyonun sırtına yüklemek de neyin nesi!
Zaman
Köşe Yazıları
22.04.2014
TurhanBozkurt-AdreseteslimkıyakTurhan Bozkurt - Adrese teslim kıyak
Ahmed Şahin - Sakın siz incinmeyin, çevrenizi de incitmeyin!
Zaman
22.04.2014
02:09
Evet, siz hayırlı hizmetler yaparken sakın incinmeyin, ama çevrenizi de incitmeyin!Çünkü hizmette incinen insanı, şeytan ve nefis derhal takibe alarak yaptığını yıkar hale getirinceye kadar vesvese verir, öfke pompalar. “Sen buna layık değildin, senin gibi iyi bir insan böyle incitilir mi?” diyerek rahatsızlık hislerini körükler, yanlış şeyler yaptırmaya çalışır!.Böyle incinmelerde şeytanın vesvesesini önlemek için nefs muhasebesi yaparak denebilir ki: - Ey nefis! Gerçekten de layık olmadığım bir incinmeye maruz bırakılmışsam şayet, ben bunu hizmetim adına sineye çekiyorum. Yaptığımı yıktıramaz, inandığımı inkar ettiremezsin! diyerek vesveseyi durdurmalı, şeytanı susturmalıdır.Hizmette bu anlayışı gösteren vefalı insan kurtulur, gösteremeyen ise yaptığı hizmetini yakar, yıkar hale bile gelebilir Allah korusun.Nitekim sahabe efendilerimiz zamanında dahi hizmette incinenler olmuş; ama “hizmetim için sineme çekiyorum” diyenler yaptığını yıkmaktan kurtulmuş, imtihanı kazanmışlardır. Ancak sineye çekme sabrı gösteremeyenler, Resulüllah’ın (sas) hayatını tehlikeye atacak teşebbüslere dahi girmişler, hizmette incinen insanın nelere teşebbüs edebileceğini de fiilen göstererek bizlere ders vermişlerdir. İşte o ibretli örneklerden bir tanesi:Efendimiz (sas) Hazretleri, Veda Haccı için Mekke’ye müteveccihen yola çıkmıştı. Bu yolculuk esnasında Efendimiz’e (sas) hizmet görevi, yeni bir insana, yani Muammer bin Abdullah’a verilmişti. Ancak bu hizmete kendisinin daha layık oluğunu düşünen başka biri de beklemekteydi. Bu kimse kendine verilmesi gereken hizmetin başkasına verilmek suretiyle hakkının gasp edildiğini düşünüyordu. Bundan dolayı incinmiş, hatta kırılmıştı bile.Yol boyunca hep hakkı olan hizmetin kendisine verilmediğini düşünen adam, nihayet bu hakkını almanın çaresini de buldu. Ama nasıl? Bakın nasıl? Gecenin karanlığından istifade ile Resulüllah’ın devesi yanına sokularak karın altından geçen ipleri gevşetti; kolanın gevşemesinden sonra Resulüllah’ın içinde bulunduğu mahmil bir tarafa sarkmış, tehlike meydana gelmişti bile. Her an düşme olabilir, hayati tehlike bile söz konusu hale gelebilirdi. Bunu hisseden Resulüllah, karanlıkta ilerleyen Muammer’e seslendi:- Mahmilin ipini iyi bağlamadın galiba, sarkmalar oluyor bir yana. - Ya Resulallah sıkı sıkıya bağladığımı iyi biliyorum. Buna rağmen gevşemişse şüphe ettiğim biri, benim hizmetinize layık olmadığımı ispatlayıp yerime geçmek için gevşetmiş olabilir, dedi.Efendimiz, incinen insanların böyle şeylere teşebbüs edebileceğini biliyordu. Onun için ihlaslı hizmet görevlisine teminat verdi: -Endişe etme, dedi. Kendini daha ehil gören bencilleri senin yerine tayin etmem.Devenin karnı altından geçen kolanlar yeniden sıkıca bağlanarak düşme tehlikesi önlenip yola devam edildi. Böylece hizmetin kendisine verilmeyişinden incinen insanın, duygularını kontrol etmezse Resulüllah’ın hayatını tehlikeye atmayı dahi göze alabileceği gerçeği ortaya çıkmış oldu.Asr-ı Saadet’in özelliği budur zaten. Orada kıyamete kadar yaşanacak olayların örnekleri yaşanacak ki, sonra gelenler o örneklerden ders alsınlar da, incinmesinler de incitmesinler de. Özellikle incinirlerse duygularını kontrol altına alsınlar, yaptığı hayırlı ve faydalı hizmetlerini yakar ve yıkar hale gelmesinler.Unutmayalım ki, hemen herkes, hepimiz adayız böyle incinme ve incitme imtihanlarına. Bu imtihan o gün devenin karnı altından geçen ipin gevşetilmesiyle yaşanmış. Bugün ise hepimiz kendi şartlarımıza göre yaşayabiliriz. Kimse nefsini garantide hissetmesin. İmtihan dünyası burası. Hemen herkes için ömür boyu devam eder bu incinme-incitme imtihanı!. Öyle ise buyurun şimdi yazının başlığını bir daha okuyalım burada: “Sakın siz incinmeyin, çevrenizi de incitmeyin!”
Zaman
Köşe Yazıları
22.04.2014
AhmedŞahin-SakınsizincinmeyinçevrenizideincitmeyinAhmed Şahin - Sakın siz incinmeyin çevrenizi de incitmeyin
Nuriye Akman - Dombra dombra
Zaman
22.04.2014
02:09
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Bu şartlarda gelecek için siyaset planım yok” sözleri üzerine yapılmadık yorum kalmadı.Gül, bu gerilim filminin önceki karelerinde “Şahsımla ilgili konularda benim ne düşündüğüm ve ne söyleyeceğim önemli olacak tabii ki” ve “Şüphesiz ki başka adaylar da söz konusu olacaktır ve neticede Türk halkı karar verecektir. Hiç kimse şimdiden ‘Bu benim cebimde’ dememektedir” gibi cümlelerle yorumculara geniş bir yelpaze sunmuştu. Siyaset bizde “yarı açık-yarı kapalı” üslupla yapılıyor. Aktörler pozisyonlarını doğrudan ifade etmek yerine, dolaylı yollardan açıklıyor. Çok isabetli bir seçim. Cümlelerinin her yere çekilebilmesi sayesinde başkalarını test etme imkanına kavuşuyor, biri “aslında şunu demek istedi” dediğinde onun ne düşündüğünü öğrenmiş oluyorlar. Açıklığın getireceği risklere karşı korunaklı kalmak, kendini hedef haline getirmemek, bazı kesimleri ürkütmemek, manevra alanını geniş tutarak sonraki adımlarını daha güvenli bir şekilde atabilmek varken neden camın şeffaflığına özensinler ki! Bu dışarıya karşı böyle de, acaba iç diyaloglarda nasıl davranıyorlar? İnsan merak ediyor. Cumhurbaşkanı ile Başbakan baş başa kaldıklarında yine çifter, üçer, beşer anlamlara gelen cümleler kurup, birbirlerinin bilmece çözmesini mi istiyorlar yoksa iç seslerini olanca açıklığıyla dışlarına mı veriyorlar? Tarafların hoşgörüsüne sığınarak hayal etmeye çalışalım:-Kardeşim lafı dolandırmayalım, şurada biz bizeyiz. Köşk’e çıkmaya kararlı mısın?-Hem de nasıl! Yoksa hakkım olmadığını mı düşünüyorsun?-Alınganlık yapma. Tabii ki dükkan senin de benim durum ne olacak?-Dile benden ne dilersen!-Bir yıl önce ben yeniden cumhurbaşkanı olmayayım diye epey uğraştın ama hesapların AYM’den döndü. Şimdi ne dileyeceğim belli değil mi?-Şu AYM’yi ağzına alma. Bak kahvem bile acılaştı birden.-AYM’ye bireysel başvuru yapan sanki benim, di mi?-Ne yani, ben bu ülkenin vatandaşı değil miyim?-Mevzuyu dağıtmayalım. Sen cumhurbaşkanı değil, başkan olmak istiyorsun.-Elim mahkum kardeş. Halkım seçiyor beni. Bu yarı başkanlık zaten.-Ve sen hiçbir şeyin yarımını sevmezsin.-Valla yetkilerimin hepsini sonuna kadar kullanırım. Şartlar müsait olunca da yasaları değiştirir, tam başkanlığa geçeriz.-Seni yolundan çeviremem, karşına da çıkmam. Ama...-Kardeşlik hukuku zaten bunu gerektirir, aması maması olmaz bu işin.-Aması şu kardeşim. Sen başkan olacaksan ben senin başbakanın olamam.-O nedenmiş?-Neden olacak? Ben de hiçbir şeyin yarımını sevmem!-Seçimlerine her zaman saygı duymuşumdur. Hem bu kararın kardeşliğimizin bekasını da garantiye alıyor.-Ülkemizin bekası bizden daha önemli değil mi?-Biz ülkesiyle bütünleşmiş insanlarız. Ayrı gayrı yok aramızda.-Öyle olsun.-Pek onaylamıyorsun beni galiba?-Boş ver! Başbakanlığa kimi düşünüyorsun?-Var birkaç isim kafamda ama karar veremiyorum.-Kim seni mutlu ederse onu seçersin artık.-Bakarız artık. Peki seni ne mutlu eder? Çekinme söyle, bak darılırım sonra.-Ben ne istediğimi biliyorum da, senin ne düşündüğünü bilmek isterim önce.-Üst düzey uluslararası bir görev yakışır kardeşime. Bu yılın sonunda Rassmussen NATO Genel sekreterliğinden ayrılıyor. BM genel sekreterliğinde ikinci dönemi yaşayan Ban ki Moon’un görev süresi de 2016 sonunda bitiyor. Bütün gücümüzle çalışırız, her şeyimizi seferber ederiz. Biri olmazsa diğeri olur. Dünya senden âlâsını mı bulacak?-Teveccüh gösteriyorsun da bu hiç kolay değil. Biliyorsun Türkiye’nin imajı son yıllarda epey zarar gördü. Korkarım senin de payın var bunda.-“Sen de mi Brütüs!” dememi bekliyorsun sanırım. Ancak sırası değil. Onu dersem başka şeyleri de gündeme getirmem lazım.-Ne gibi?-Bana yeterince destek vermediğini mesela. Ama geçelim. Geçmişe mazi derler. Biz geleceğe odaklanalım. NATO veya BM olmazsa Türkiye’nin özel yetkilerle donatılmış barış elçisi yaparız seni. Bozulan imajımızı düzeltmek için koşar terlersin biraz. Dil sende, tecrübe sende, tebessümün etkileyici, üslubun yumuşak. Hem beni de dengelemiş olursun böylece. Ayrıca ekonomi bilirsin, diplomasi bilirsin... Sen bizim her şeyimizsin.-...-Neden susuyorsun? Ne yani sen bizim her şeyimiz değil misin? -Dış imajı düzeltmenin ilk şartı, içeriyi derleyip toparlamak ama.-O işi sen bana bırak.-Sana!?-Ne diyorsun sen şimdi? Dombra dombra konuş kardeşim!-Dobra dobra demek istedin sanırım.-Neyse ne! Güzel şarkı valla, etkisinden kurtulamıyorum bir türlü.-...-Bak şimdi de kaşlarını çattın. Yoksa senin başka bir planın mı var?-Şimdilik bende kalsın Sayın Başbakan. Görüşmemiz bitmiştir.
Zaman
Köşe Yazıları
22.04.2014
NuriyeAkman-DombradombraNuriye Akman - Dombra dombra
Mümtaz'er Türköne - 1 Mayıs'ta Taksim'den kaç oy çıkar?
Zaman
22.04.2014
02:09
Allah korusun! 1 Mayıs’ta Taksim’in kana bulandığını düşünün. Sendikalar ve sol örgütler Taksim’de ısrar ediyorlar.Başbakan, mutadı olduğu üzere sert ve tavizsiz tavrını sürdürüyor. Polis ve göstericiler karşı karşıya geliyor. Bir taraf sıkı talimat almış, diğer taraf ısrarlı. Gerginlik, biber gazı, kaldırım taşları ve çatışma. Ortalık savaş alanı ve canlar telef oluyor. Kan dökülünce öfke daha da kabarıyor; gerilim ve çatışmalar bütün ülkeye yayılıyor. Toplum yeniden keskin bir şekilde kutuplaşıyor. Ortada gezen kararsızlar çıkan seslere kulak kesiliyor. Sonuç? Taksim’de başlayan çatışmalar cumhurbaşkanlığı seçiminde kimin hanesine yazar?Bu hesap bana ait değil. Sorduğum sorunun cevabı, 1 Mayıs günü muhtemel olayların sebebini oluşturacak. Kan dökülmesini istemiyorsanız bu hesabı yapanları takip etmelisiniz. Ortada çok fena ve tuhaf bir durum var. Taksim’i her yıl tekrarlanan tartışmalar yüzünden bir dereceye kadar anlayabiliyorsunuz. Peki ya Kadıköy? Taksim’de 1 Mayıs yasağı getiren Hükümet, büyük bir sürpriz yaparak her sene izin verdiği Kadıköy’ü de bu sefer kapattı. Türk-İş’in ılımlı kanadı, Taksim’e alternatif üretmekten mahrum kalmış oldu. Şimdi herkes elleri kolları bağlı aynı torbanın içinde. 1 Mayıs günü torbanın içine aç bir kedi konacak.Sol örgütlerin 1 Mayıs’larda Taksim üzerindeki ısrarları duygusal ve sembolik. Ülkenin kaderinde rol oynayamayan Sol, nostaljilere sığınarak yaşam alanı arıyor. Hayatta karşılığı kalmayan inançlar, zamanı ve mekânı kutsallaştıran simgelerde varlığını sürdürür. 1 Mayıs, geçmişten bu günlere intikal eden kutsanmış bir zaman; Taksim ise uzun yıllardan beri Sol için Türkiye’nin en kutsal mekânı. İnançlar sorgulanamaz. Önemli olan 1 Mayıs’ın kutsanmış bir gün, Taksim’in de kutsal bir mekân olduğuna birilerinin inanması. Toplumsal barışın kırılgan dengesi, sorgulamadan herkesin inancına saygı göstermek ve kendisini ifade etmesine izin vermek. Ülkeye bir maliyeti veya zararı var mı? Kamu düzenini bozmadığı ve başkalarına zarar vermediği sürece neden olsun? Aslında birazcık da olabilir. Alternatifinin ağır maliyeti düşünüldüğünde ne beis var?Peki o zaman bu inatlaşma neden?Tablo çok net görünüyor. Hükümet’in Taksim’e izin vermemesi, üstelik Kadıköy’ü de yasağa dahil etmesi muhataplar için alenî bir tahrik niteliği taşıyor. 1 Mayıs’ın da Taksim’in de önemi artıyor; artık daha kutsal bir anlam kazanmış oluyor. Kutsallığın derecesi arttıkça uğruna katlanılması fedakârlıkların derecesi de yükseliyor.Gezi eylemleri kendiliğinden gelişti. Hükümet önce yalpaladı sonra krizden el yordamı ile kocaman bir fırsat devşirdi. Gezi Parkı’nda başlangıçta ağaçları korumaktan başka amacı olmayan eylemcilerin çadırlarını yakıp-yıkan şafak baskınının doğrudan Başbakan’ın talimatıyla yapıldığı ortaya çıktı. Hükümetimiz gerginlikten beslenerek üzerindeki ölü toprağını attı. Bu yöntem çalışıyor ve işe yarıyorsa, 1 Mayıs’ta, cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda oyların yarıdan fazlasını peşin peşin Taksim’den almak neden mümkün olmasın?İşin sosyolojisi çok sağlam çalışıyor. Toplum istikrarsızlık ve kaostan korkuyor. Her an tepetaklak olmaya mütemayil ekonomik göstergeleri takip ederek, toplumun siyasî tercihlerindeki zarurî sağduyuyu kavramak mümkün. Gerçekten Allah korusun; şayet 1 Mayıs’ta Taksim’e toplumu tedirgin edecek ölçüde şiddet bulutları çökerse ve oradaki şiddete tepkiler ülke sathında artarak devam ederse bu işten kimin kazançlı çıkacağı hesabını herkesin dikkatle yapması lazım. Bir tarafta ülkeyi istikrar içinde tutmaya çalışan ve bu uğurda Taksim’i sokak göstericilerine teslim etmeyen otoriter bir Başbakan’ı alkışlayacak olanlar; öbür tarafta ise dökülen kanın peşine düşenler. Hükümet, toplumsal tepkilerle ne ölçüde baş edebilir? Üstelik 1 Mayıs’ın geleneksel sosyolojisi Gezi’den çok farklı.Herkese itidal lâzım. Kimse oyuna gelmemeli. Hesap bozmak yolu hesapları bilmekte mümkün. Sahi Kadıköy bu sene 1 Mayıs’a neden kapalı?
Zaman
Köşe Yazıları
22.04.2014
MümtazerTürköne-1MayıstaTaksimdenkaçoyçıkar?Mümtazer Türköne - 1 Mayısta Taksimden kaç oy çıkar?
Şahin Alpay - Güçlü bir aday, Erdoğan'ı yenebilir
Zaman
22.04.2014
02:09
Yapılacağı söylenen Erdoğan-Gül görüşmesi henüz gerçekleşmeden tarafların oyun planları belli oldu. Erdoğan’ın planı şu: Çankaya’ya aday olacak.Seçildikten sonra 1982 Anayasası’nda Kenan Evren için tasarlanan fakat bugüne kadar hiçbir cumhurbaşkanının kullanmadığı yetkileri sonuna kadar kullanacak. Eşbaşkanlık veya başka bir formülle başbakanlık makamını etkisiz hale getirecek. Sistemi adı konulmamış (ucube) bir tür başkanlık sistemine dönüştürecek; böylelikle hükümete de, partiye de hükmetmeyi sürdürecek. Seçim sistemini hemen (aleyhine olabilecek iki turlu yerine) tek turlu çoğunluğa çevirecek. Böylelikle, 2015 yazında yapılacak genel seçimlerde en az 330 milletvekilini garanti edecek.Ardından, “yasamanın ve yargının ayağına dolanmayacağı” türden (putinesk) bir “Türk tipi başkanlık” sistemini içeren anayasa taslağını referanduma sunacak; kabul edilmesini Kürt siyasi hareketine sunacağı bazı ek teşviklerle güven altına alacak. Yeni MİT Kanunu’nu uygulayarak 12 Eylül’de askerin kurduğu “milli güvenlik devleti”nin yerine, tek–adamın “milli istihbarat devleti”ni (ya da Beşar Esad-vari “muhaberat devleti”ni) getirecek.Evdeki hesap çarşıya uyar mı? O başka bir soru, ama belli ki Erdoğan’ın oyun planı yukarıdaki gibi. Bunun netleşmesi üzerine Gül’ün oyun planı da belli oldu. Kurucusu olduğu AKP’nin adayına karşı yarışa giremeyeceği ya da Erdoğan’ın oyun planının bir figüranı olamayacağı düşüncesiyle olacak (umarım şimdilik) kenara çekiliyor. Böylelikle maalesef halkın ona tanıdığı, görüşleri doğrultusunda siyasi mücadele vermek, Türkiye’yi yeniden demokratikleşme yoluna sokacak lider olmak şansını kaçırıyor.İktidar partisinin tek bir kişinin sultası altında olmasına parti içinden ciddi bir itiraz gelmeyeceği ortaya çıktığına göre, Türkiye’nin tek bir kişinin sultası altına girmesinin önlenmesi, muhalefet partileri ve demokrasiye bağlı sivil toplum açısından en öncelikli hedef. Ağustosta yapılacak iki turlu cumhurbaşkanlığı seçimini özgürlüklere ve hukuk devletine bağlı bir adayın kazanmasını sağlamak için çok iyi hazırlanmak, bugün Türkiye’nin önündeki en önemli demokratik görev.Bu, başarılamayacak bir hedef değil. Erdoğan’ın oyları azalma eğiliminde. 2010 referandumunda % 58 oy toplamıştı; bu oran 2011 genel seçimlerinde % 50’ye, 2014 yerel seçimlerinde % 44’e indi. Bu oranı daha da aşağı indirmek mümkün. Ne var ki, bunun için muhalefet partilerinin ve hukuk devletine bağlı sivil toplum örgütlerinin Erdoğan’ın karşısına güçlü bir aday çıkarmak ve desteklemek için güçbirliği yapmaları gerekir. Bu adayın kim olabileceğini ciddi kamuoyu yoklamalarıyla belirlemek, daha sonra ustalıkla hazırlanacak bir seçim kampanyası yürütmek şart.Bu bağlamda, Kürt oylarının Erdoğan’a terk edilmemesi de büyük önem taşıyor. CHP’ye düşen önemli ödevler var. BDP sözcüsü Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, bu ödevi çok açık ifade etti: “Hiçbir partiye kapalı değiliz… Nasıl şu an AKP’yle yan yana düşüyorsak CHP’yle de yan yana düşebiliriz. Bu, çözüm sürecine nasıl baktıklarından geçiyor…” dedi. CHP aklını başına toplamalı; Erdoğan’ın oyun planının sonunda aleyhlerine sonuç vereceğini görebilen (Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu örneğindeki) Kürtleri kazanmanın yolunu bulmalı.Gidişattan kaygı duyan AKP seçmenleri ve Kürtler de dâhil herkesin oy verebileceği, meydanlarda Erdoğan ile kıyasıya rekabet edebilecek, siyasi tecrübesi ve kimliği güçlü bir aday kim olabilir? Bugün için benim aklıma gelen isimlerin başında Ertuğrul Günay var.
Zaman
Köşe Yazıları
22.04.2014
ŞahinAlpay-GüçlübiradayErdoğanıyenebilirŞahin Alpay - Güçlü bir aday Erdoğanı yenebilir
Sevgi Akarçeşme - Gül ne demek istedi?
Zaman
22.04.2014
02:09
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün gündeme bomba gibi düşen açıklamasını yazı günüm bugün olduğundan ancak değerlendirebiliyorum. İlk anda emekli olacağına ihtimal vermediğimden acaba Gül, Erdoğan’a karşı aday mı olacak diye düşünsem de Köşk’ten gelen açıklamalarla Başbakan’la aynı yarışa girmeyeceğine, hele Erdoğan’ın Köşk hevesi vazgeçilemez hale gelmişken ikna oldum.Peki Gül ne demek istedi? Verdiği en önemli mesaj “emanetçi” ya da “kukla” başbakan olmamdı bir kere. Enfes bir karikatürde bir koltuğa oturmuş diğerine de ayaklarını uzatmış biçimde resmedilen Erdoğan’a, “madem kuralların hepsini kendin koymak istiyorsun, ben bu oyunda yokum” mesajıydı iletilen. Gül, kendisinden beklenen mesajı tahminlerden önce vererek Türkiye’yi ve AK Parti’yi erken bir seçim atmosferine soktu. Parti içindeki rekabet tahmin edilenden daha uzun süreli ve çekişmeli olacak demektir bu.Demokratik değerlere söylemlerinde çok yer veren, kişilik olarak da uzlaşmacı olan Gül, internet ve HSYK yasaları konusunda ve 17 Aralık sürecinde kamuoyunun beklentilerinin altında bir performans sergilediği için eleştirildi. Sonuçta sistemin emniyet supabı görevi görmesi bekleniyordu, ama belki AK Parti tabanını hepten kaybetmemek belki de bilemediğimiz başka bir sebeple Gül bir “denge siyaseti” yapmayı seçti. 30 Mart’ta Başbakan’ın %45 destek alması ve “buyur kardeşim sen tekrar aday ol” demeyecek olması Gül’ü bir karar verme noktasına getirmiş olmalı. Mevcut şartlarda siyaset yapmam çıkışını bu şekilde okumalı. Yani Gül, emekli olmuyor, siyaseti bırakacağım da demiyor, kendisine açık bir kapı bırakıyor. Kim bilir belki de her tarafı yolsuzluk iddialarına bulaşmış bu hükümetin ve düzenin parçası olarak yıllar içinde içeride ve dışarıda biriktirdiği kredibilitesini bir çırpıda harcamak istemedi. Ne var ki, 17 Aralık’tan itibaren daha “net” konuşan bir Gül olsaydı tekrar adaylık için halk nezdinde şansı daha yüksek olabilirdi. Yine de Gül’ün siyasetteki geleceğini ya da tarihteki yerini, ülkeyi muhaberat devletine dönüştürecek olan MİT yasası konusundaki tavrı belirleyecek.Gül’ün bir anlamda geçici olarak geri çekilmesini etkileyen faktörlerden biri de eski “dava” arkadaşlarının kendisini devre dışı bırakmaya yönelik açıklamalarına kırgınlığı olabilir. AK Parti’nin Gül’ün tekrar seçilmesine yönelik engelleme çabası CHP’nin itirazı ile durdurulabilmişti. Her ne kadar “partisiz” olsa da gönül olarak kurduğu partiyle bağlarının hemen kesilmesi mümkün olmayan bir cumhurbaşkanının yerinde kim olsa bu vefasızlığa gönül koyardı.Başbakan’ın özenle medyaya sızdırılan cumhurbaşkanı olursam “tüm yetkilerimi kullanırım “ açıklaması da belli ki hangi konumda olursa olsun Gül’ün prensiplerine ters. İstisnai hallerde kullanılabilecek Bakanlar Kurulu’nu toplama yetkisini Gül, cumhurbaşkanı iken hiç kullanmadı, başbakan olacağı bir formülde de hoşuna gidecek bir yöntem olmazdı. Gül’ün açıklamasında en önemli kısımlardan biri, prensip olarak Putin-Medvedev modelini reddetmiş olmasıdır. Allah’a şükür üst düzey biri çıkıp bu model Türkiye’ye uygun değil dedi! Birileri için evcilik oynar gibi bir sen bir ben, ya da istediğimi atanmış başbakan seçeyim demek cazip gelebilir, ama Türkiye’nin kendine seçmesi gereken model Rusya olamaz, olmamalı. Bunca yolu otoriter bir demokrasiyi yerleştirmek için gelmiş olma ihtimali tüyleri diken diken edecek cinsten. Gül, açıklamalarıyla meydanı açtığına göre bundan sonra ipleri Erdoğan’ın elinde olacak olsa da başbakanlık için hevesli olabilecek isimlerin artacağını göreceğiz. Onların göze girme kriteri de belli: Hizmet’e en çok saldıran en muteber olacaktır. Bu tabloda kimin başbakanlığı en çok istediği net değil mi sizce de?
Zaman
Köşe Yazıları
22.04.2014
SevgiAkarçeşme-Gülnedemekistedi?Sevgi Akarçeşme - Gül ne demek istedi?
Bülent Korucu - Dar bölgede demokrasi arayışı
Zaman
22.04.2014
02:09
Hesaplarını Recep Tayyip Erdoğan’ı Köşk’e taşımak ve ‘başkan’ yapabilmek üzerine kuran AK Parti, seçim sistemini tartışıyor.Toplum tartışıyor demenin anlamı yok; zira en hayati kanunlar oldu-bitti sistemiyle hızlıca Parlamento’dan geçiyor. Hatta AK Parti’de bile dar bir kadro dışında yasaların müzakere edildiğini söylemek mümkün değil. İktidar partisi, değişikliğin gerekçesini gizleme ihtiyacı da hissetmiyor. Hedef, anayasayı değiştirecek çoğunluğa ulaşıp Erdoğan’ın başkanlık hayalini gerçekleştirmek.Yüzde 10 barajının yüksekliğini ve temsilde adaleti ortadan kaldırdığını yıllardır konuşuyoruz. Açıkçası barajın faydasını en çok AK Parti gördü. Bilhassa 2002 seçimlerinde yüzde 34 oyla yaklaşık yüzde 65 temsil oranına ulaşmıştı. Baraj altında kalan partiler yüzde 45’e tekabül ediyordu. Kürt siyasi hareketinin yoğun şikâyeti, mağdurun tek olduğu algısını oluşturuyor. DYP’nin yüzde 9,5 ve MHP’nin 9’a yakın oy oranıyla baraj altında kaldığı unutuluyor. AK Parti kendi çıkarı gerektirdiği ana kadar taleplere kulağını tıkadı. Kürt siyasi hareketi bağımsızlar eliyle arkasından dolaşıp anlamsız hale getirdiği bir zamanda barajı ve sistemi konuşuyoruz. Anlayacağınız ‘zamanlama manidar’.Erdoğan’ın işine en çok dar bölge yani tek sandalyeli seçim sistemi geliyor. Bizim daraltılmış bölge dediğimiz daha az sandalyeli seçenek de masada. Dar bölge, birinci partiyi kayırdığı için yönetimde istikrar öncelikli ülkelerin tercihi. Seçmenle seçilen arasındaki mesafeyi daraltması da önemli avantaj. Fakat diğer etkenleri göz ardı ettiğimizde ters sonuçlarla karşılaşabiliriz. Siyasi Partiler Kanunu’nu değiştirip parti içi demokrasiyi oturtamazsak nispi faydaları kaybederiz. Seçtiğimiz adamı tanıyacağız diye heveslenirken, ön seçim olmazsa adaylar yine kendini lidere beğendirmeyi yeterli bulacak. Yine Meclis İçtüzüğü’nü yenileyip parlamenterlere özgül ağırlık katamazsak kurşun askerlik devam edecek. 20 kişilik listeye ya da tek adaya oy vermişiz; pek farkı olmayacak.Dar bölgenin temsilde adalet konusunda doğuracağı sakıncalar yüksek barajdan aşağı kalmıyor. Yüksek baraj, bölge partisine dönüşen Kürt siyasi hareketini engelliyordu. İngiliz tipi tek turlu dar bölge ise başta MHP olmak üzere diğer sağ partileri vuracak. Daha doğrusu birinci partiyle aynı yelpazede yer alan partileri. Fransa, yüzde 12,5’lik baraj ve iki turla temsil keyfiyetini yükseltmeye çalışıyor. Almanya ise sandalyelerin yarısını genel oyla ve nispi temsille dağıtarak aynı şeyi hedefliyor. Dar bölgede üç vekillik kazanan parti, yüzde 5’lik baraja takılmaktan da kurtuluyor.Prof. Dr. Tosun Terzioğlu ve Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, 2006 yılında dar bölgeli iki tercihli oy pusulalı bir sistem önermişti. İki turu tek seferde uygulamak gibi düşünülebilir. “Seçmenin ikinci tercihini aynı oy pusulasında öğrenmek ve yüzde 50’yi geçen aday olmadığında buna müracaat etmek” şeklinde özetleyebiliriz. Öneri geliştirilebilir. En az 100 vekilin Türkiye seçim bölgesi üzerinden nispi temsille dağıtılması zararı asgariye çekebilir. Böylece yüzde iki oy alan parti bile Meclis’e girebilir.Biz yeni sistemi konuşurken bütün enstrümanları masaya koymalıyız. Başta Almanya, pek çok Avrupa’da demokrasinin sigortası görülen koalisyonu tekrar düşünmeliyiz, mesela. Biz kötü uyguladığımızdan ‘koalisyon kötü’ deyip çıkıyoruz. Yasak garabetini sona erdirip benzeş partilerin seçime birlikte girmesini sağlayarak bu takıntıdan kurtulabiliriz. Böylece hem adil dağılım hem de yöneten demokrasi tesis edilebilir.Erdoğan, eylül ayında açıkladığı ‘demokratikleşme paketi’ kapsamında baraj tartışmasını başlatmıştı; temsildeki adaletsizliği giderme çabası olarak sunmuştu. Geldiğimiz noktada adaletsizliğini artıracak alternatifler konuşuyor olmak talihsizlik. Bu arada 2015 seçimlerinde uygulanabilmesi ve Anayasa’nın öngördüğü bir yıl yasağına takılmaması için hazirandan önce kanunlaşması gerekiyor.
Zaman
Köşe Yazıları
22.04.2014
BülentKorucu-DarbölgededemokrasiarayışıBülent Korucu - Dar bölgede demokrasi arayışı
Windows XP'nin hikayesi!
Chip Online
22.04.2014
01:58
Microsoft tarafından artık desteklenmeyen efsane Windows XPnin hikayesi... İçeride...
Chip Online
Köşe Yazıları
22.04.2014
WindowsXPninhikayesiWindows XPnin hikayesi
Ali Aydın - Hakemler ofsayta düştü
Zaman
21.04.2014
02:17
Hakem Halis Özkahya, maçın genelinde başarılı bir performans sergiledi.Bazen faul olmayan pozisyonlarda düdük çalsa da maçın büyük bir bölümünde doğru kararlar verdi. Beşiktaş’ta Ramon Motta ve İsmail Köybaşı’na gösterdiği ikinci sarıdan kırmızı kartlar doğruydu. 87’de Dany’nin gördüğü bir sarı kart var. Pozisyon öncesinde Özkahya, oyunu durdurmuştu. Tedaviler yapıldıktan sonra Özkahya, hakem atışıyla oyunu başlattı. Özkahya, elindeki topu bıraktığında yere çarpan top yükselirken Dany, topun dibine vurarak havaya kaldırdı. Kafasıyla da topu kalecisine verdi. Futbol oyun kurallarında kaleciye geri pas verme yasağı vardır. Burada Dany, ayakla kalecisine veremeyeceğini bildiğinden kafasına taşıdı. Bu da kuralı delmeye yönelik bir hareket olduğundan hakem tarafından aleyhine endirekt serbest vuruş ve sarı kart ile cezalandırıldı. Fenerbahçelilerin de ‘biz bu pozisyonu hak etmedik’ dercesine topu dışarı atmaları bir sportmenlik göstergesidir. Burada Caner de topu dışarı attığından bir sarı kart görebilirdi. Beşiktaş’ın attığı golde hem Veli Kavlak topa vurduğunda, hem top direkten döndüğünde Motta’nın vuruşunda Almeida üst üste ofsayt pozisyonundaydı.Maçın adamıMehmet Topal, örümcek gibiydiFenerbahçe’nin Örümcek Adam lakaplı ön liberosu Mehmet Topal, rakibin önemli ataklarını başlamadan bitirdi. Tatlı-sert futbolu ve soğukkanlı hareketleriyle dikkat çeken Sarı-Lacivertli futbolcu, takımına olumlu katkılar yaptı.Hayal kırıklığıJones, kredisini tüketiyorBeşiktaş’ın devre arasında büyük umutlarla renklerine kattığı Jermaine Jones, yine hayal kırıklığı yaşattı. Adeta takımını bir kişi eksik oynatan ABD’li futbolcu, kendisine verilen krediyi dün gece tüketti.Kırılma noktasıVolkan, Pektemek’e şans tanımayıncaDakika 84... Skor 1-1... İkinci yarıda oyuna giren Mustafa Pektemek’in vuruşunda kaleci Volkan Demirel, kısa mesafeden yaptığı kurtarışla Beşiktaş’a ikinci gol şansını vermedi.
Zaman
Köşe Yazıları
21.04.2014
AliAydın-HakemlerofsaytadüştüAli Aydın - Hakemler ofsayta düştü
Okay Karacan - Zayıf derbi
Zaman
21.04.2014
02:17
Beşiktaş-Fenerbahçe derbilerinin son 10 yıldaki kalitesine bakıldığında bu kez unutulmaz bir derbi olduğunu söyleyemeyiz.Zaten koltukların yarısı boş olunca, bir de maç Olimpiyat Stadı’ndaysa atmosfer de kayboluyor, gösteri de sıradanlaşıyor. Bilic, Beşiktaş’ın topuyla tüfeğiyle saldırarak başladığı oyunlarda son 20 dakikaları yarı sahasına mahkûm oynadığının farkına varmış olmalı ki, bu kez takımı temkinli başlatarak oyunda sonuna kadar kalacak enerjiyi korumayı hedeflemişti. Hal böyle olunca Fenerbahçe, belirgin bir özgüven duyarak üstünlük sağladı. Üstelik Emre-Jones gerginliği de psikolojik olarak Fenerbahçe lehine işledi. Jones bu suni, her zaman gördüğümüz cinsten ikili eşleşmeyi yönetemedi. Normalde ikinci sarıdan atılmadıysa hakemin kötü bir gününde olmasına ya da idare edelim kültürünü devreye sokmasına dua etmeli.Fenerbahçe’nin golü öncesi Emre, Jones’u psikolojik olarak yıpratmıştı. Bir önceki hafta en iyi oyununu oynayan Jones’un oyundan tamamen düşüşü, Oğuzhan’ın hiç olmaması Fenerbahçe’nin işini kolaylaştırdı. Baskı altındaki Jones gol öncesi öyle kötü bir pas verdi ki Mehmet Topal alıp Sow’a eliyle atar gibi uzattı topu ve Sow da en sevdiği işi, Beşiktaş’a gol atmayı geldiğinden beri 5. kez başardı. İkinci sarı kart stresiyle dolaşmaya başlayan Jones’un kötü top kullanışı, Atiba’nın kanadını kullanamaması Sow’un işini kolaylaştırdı. Sinir harbinden çıkan buydu! Normalde Halis Özkahya’dan kart çıkması lazımdı.Beşiktaş topla oynamaya, öne çıkmaya başladığında etkili oluyor. Dün golden sonra buna başlayınca haliyle pozisyonlar gelmeye başladı. Almieda’nın karşı karşıya kaldığı pozisyonda kaçırması artık sıradan bir durum ama orta sahadan attığı depar inanılmaz bir potansiyeli olduğunu gösteriyor. Motta’nın golünde aradan çekilerek akıllıca davrandı. Motta sürekli gelişiyor ama sertlik meselesini çözemezse bu takımda asla yeri yok. Hep dengesiz ve kontrolsüz fauller yapıyor.Oğuzhan oynadığı sürece Beşiktaş ileriye doğru olumlu gidiyor. Dün ikinci yarıda takımı bir süre ileri taşıyıp pozisyona soktu. Olcay’a verdiği pas enfesti. O yorulup kenara alınınca her zaman olduğu gibi takım çekiliyor. Dün kırmızı kartlar yüzünden iki kanat hücumcusunu kaybeden Beşiktaş, sonuna kadar galibiyet için mücadele verdiyse enerjisini dikkatli kullanmanın karşılığıdır. Bu arada Fenerbahçe’nin kendi en iyi oyununu oynamadığını, bir parça rahatlayıp rehavete girdiğini kimse inkâr edemez.İkincilik yarışında Beşiktaş’ın işi hâlâ zor. Bu kadar kırmızı kart, sakatlık sorunuyla baş etmek kolay değil!
Zaman
Köşe Yazıları
21.04.2014
OkayKaracan-ZayıfderbiOkay Karacan - Zayıf derbi
Atıf Keçeci - Kartal rahatlayamadı
Zaman
21.04.2014
02:17
Beşiktaş’ın Avrupa kapılarını açma şansı bir önceki gece Galatasaray’ın haftayı puansız geçmesi ile bir kere daha gelmişti.İkincilik mücadelesi yaptığı rakibinin puan kaybettiği haftalarda kendisinin de puanlar kaybetmesinin yeşeren ümitlerin sönmesine sebep olduğu biliniyordu. Beşiktaş’ın kadro kurmada özellikle sağ bek mevkiinde sıkıntıları devam ediyordu. Bu bölge için Slaven Bilic’in sezon öncesi ısrarla transfer edilmesini istediği Serdar’ın sadece bonservisine 4,5 milyon Euro verilmiş ama istifade edilememekteydi.Alternatifi olarak ön liberoda başarılı bir performans sergileyen Atiba veya Necip’ten sağ bek çıkarmak düşüncesi çok verimlilik sağlayan bir tercih olamamıştı. Dün gece de rakibin kanat hücumcularına yaptığı bindirmelerle destek olan iki kenar bekini kontrol etmek önemliydi. Öncelikle bu görevi üstlenecek ve önde basması gerekenler Gökhan Töre ve diğer kanatta Olcay Şahan’dı. Zaten Bilic de her ikisini değiştirme ihtiyacı duydu.Kazanılan toplarla karşı atağa çıkışlarda Motta’dan başka destek veren olmayınca kale önü pozisyon zenginliği yaşanamadı. 9’da Jermaine Jones’in ve 30’da Ramon Motta’nın sarı kart görmesi, bu oyuncuların ikili mücadelelerde rakibe fazla yanaşamaması sıkıntısına sebep oldu. Hakem Halis Özkahya, Jones’in Mehmet Topal’la olan mücadelesinde sarı kartını kullanmak cesaretini gösterseydi işin rengi kırmızıya dönüşecekti. Sonrasında Motta, Emenike’yi arkadan çekince haliyle sarı kartları ikilendi.İsmail Köybaşı’nın oyunda olduğu 35’te iki sarı kart görmesi de aynı durumdu. Ev sahibi takıma ilk gol şansı 9’da Almeida’ya gelse de Portekizli futbolcunun, 30 metre sürüşten sonra son vuruşta çerçeveyi bulamaması kendi adına şanssızlıktı.Beşiktaş orta sahası göbekten gelen karşı atakları karşılamakta da sıkıntılar yaşıyordu. Nitekim 23’te ortadan Kadlec’in solda Sow’a gönderdiği topu defansın sağ tarafı seyredince bu oyuncu kariyerindeki kolay gollerden birini rakip filelere bırakmış oldu. Siyah-Beyazlı takımdaki organize olamama zafiyeti bu maçta da gözlemlendi. Bireysel becerilerle gelen ilk yarının sonlarındaki beraberlik golü önce Veli’nin direkten dönen, sonrasında sahadan kırmızı kartla oyun dışı kaldığı ana kadar takımının en iyi oynayanı olan Motta’nın temiz vuruşu ile geldi. Son 32 dakikayı bir eksik oynamasına rağmen ev sahibi takım rakibe şans tanımadı. Hatta 84’te Mustafa Pektemek çok çapraza girince önemli bir gol şansını kullanamadı. Beşiktaş bir puanı hanesine yazdı ama rahatlamak için yeterli değildi.
Zaman
Köşe Yazıları
21.04.2014
AtıfKeçeci-KartalrahatlayamadıAtıf Keçeci - Kartal rahatlayamadı
Selçuk Gültaşlı - Haşhaşı fazla kaçıran Avrupalılar
Zaman
21.04.2014
02:17
17 Aralık’ta başlar başlamaz iktidarca boğulan yolsuzluk operasyonunun hemen ardından Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Hizmet’i suçlayarak, ‘çok saf’ olduklarını ‘itiraf’ etti. 12 yıllık iktidarın ‘çok safmışız’ sloganı partinin ileri gelenlerince o kadar fazla tekrar edildi ki, AK Parti’nin adının SAF Parti’ye çevrilmesi yönünde müstehzi teklifler gündeme geldi. İktidar, ‘darbeye’ maruz kaldığını, ihanete uğradığını ve bünyeyi saran uru yolsuzluk operasyonu sabahına kadar keşfedememesini ‘çok saf’ olmasına bağlıyordu. ‘Çok saf’ olduğunu ispatlama mücadelesine giren iktidar, işi Seymour Hersh ve Robert Fisk gibi muteber gazetecilerin, Anayasa Mahkemesi’nin ve hatta AB’nin bile paralel olabileceğini ima eden noktalara kadar taşıdı. 21 Ocak’ta bizzat Başbakan sonrasında birçok bakanı Brüksel’i ziyaret edip Avrupa Birliği’ni ‘paralel yapıya’ ikna etmek için çalmadık kapı, anlatılmadık hikâye bırakmadı. 17 Aralık’tan bu yana hâlâ tek bir Avrupalı yetkili, paralel tezine ikna olduğunu ibra eden bir kelime etmiş değil. ‘Paralel varsa üzerine hukuk içinde gidilsin’ diyor Avrupalılar. Paralel tezinin Brüksel ve Avrupa’da pek tutmadığını gören iktidar, bu defa ‘paralelleri’ işaret etmeye başladı. Erdoğan’ın geçen haftaki konuşmalarına inanacak olursak Türkiye’yi ‘hemen hiç tanımayan’ ve ‘hep aynı kaynaklardan’ beslenen Avrupalılar bulunup konuşturuluyor, ülke karalanıyor ve hain haşhaşilerle fazla haşır neşir olan bu zatlar, haşhaşı fazla kaçırıp kara propagandaya alet oluyor. Erdoğan’ın bu iddialarına en güzel cevabı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Danimarka ziyareti sırasında vermişti: ‘10 yıldır bizi övmüş, yaptığımız işleri göklere çıkarmış, takdir etmiş çevreler şimdi bizi eleştiriyorsa niçin şimdi konu ediliyor. Bu tür söylemler üçüncü dünya ülkelerine yakışacak türden söylemlerdir.’ Gül, isim vermeden Erdoğan’ın yaklaşımının ‘komplo teorilerinden’ başka bir şey olmadığının altını da çizmişti. Avrupalılar kara propaganda ile bu kadar kolay kontrol altına alınabiliyorsa iktidar bu ‘tezvirata’ ak propaganda ile mukabele etsin. Devleti temellük eden iktidarın sınırsız imkânları var, ‘paraleller vizeleri engelliyor’ derekesine de düşmezler herhalde. Türkiye’yi fazla tanımayan Avrupalılar meselesine gelince; geçen haftalarda Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’yi 1990’lı yıllardan bu yana takip eden çok tecrübeli iki üyesiyle mülakat yaptık. Sosyalist Grup’un lideri Hannes Swoboda, Avrupa Parlamentosu’nun eski Türkiye raportörlerinden. Kızıl Dany lakaplı Yeşiller Eşbaşkanı Daniel Cohn-Bendit de 1990’ların sonunda Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu eşbaşkanlığı yapmış bir siyasetçi. Swoboda, geçtiğimiz günlerde kardeş partisi CHP ile kavgayı göze alarak 12 Eylül 2010’daki referandumu desteklediğini, 17 Aralık’tan sonra AK Parti’nin referandum paketinin en mühim kalemi olan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu değiştirmesi üzerine kendisini iktidarca ‘aldatılmış’ hissettiğini açıkladı. Kemalist oligarşik ve darbeci kliğe karşı yıllarca Erdoğan’ı desteklemiş Cohn-Bendit ise daha ağır konuştu. Türkiye için yeni bir demokratik kriter ürettiğini ve Erdoğan tarafından hain ilan edilmeyen hiç kimseyi artık demokrat olarak görmediğini söyledi. Şu sözler Cohn-Bendit’e ait: Erdoğan’ı hep destekledik. Yıllardır insanlar bana gelip, Erdoğan’ın gizli İslamî gündemi olduğunu ya da iktidarını tahkim ettiğini anlatıp durdu. Bunlara inanmadım. Hep müdafaa ettim. Şimdi itiraf etmeliyim ki, 3-4 sene önce yapması imkânsız dediğimiz şeyleri bugün icraata koyuyor.’ 68’in öğrenci lideri, siyaseti bıraktığı bugünlerde kendisini en çok üzen olayın Erdoğan’ın Türkiye’yi AB’den uzaklaştırması olduğunu söylüyor. Darbeci generallere karşı mücadele eden, reformcu, Kürtlerin hakkını savunan, pusulası Avrupa standartlarında temel hak ve hürriyetler olan Erdoğan’ı ayakta alkışlayan bu Avrupalı siyasetçilere karşı Başbakan’ın iki seçeneği var. Ya Gül çizgisini benimseyecek ya da ‘haşhaşı fazla kaçırmış Avrupalılar’ yaftasını yapıştırıp yoluna devam edecek. Maalesef cevabı hepimiz biliyoruz sanki.
Zaman
Köşe Yazıları
21.04.2014
SelçukGültaşlı-HaşhaşıfazlakaçıranAvrupalılarSelçuk Gültaşlı - Haşhaşı fazla kaçıran Avrupalılar
Ali H. Aslan - Krizler Obama'nın yakasını bırakmıyor
Zaman
21.04.2014
02:17
ABD Başkanı Barack Obama’nın evdeki hesabı, uluslararası çarşıya uymadı. Bu yıl dünyayla fazla haşır neşir olmak istemiyor, ekonomi ve iç işlerine odaklanmayı hedefliyordu. Zira 2014, Amerikan Kongresi’ndeki siyasi dengeleri değiştirebilecek önemli bir ara seçim senesi. Ancak Vladimir Putin’li Rusya’nın Ukrayna hamlesi Obama’nın tüm planlarını bozdu. Hatta Amerikan dış politikasında genel bir yeniden düzenlemeye dahi yol açabilir. Başkan Obama, Ukrayna krizinin başından beri müdahaleci liberal ve neocon dış politika ekolleri tarafından yeterince güçlü liderlik sergileyememekle eleştiriliyor. Tecritçi ve realist ekoller ise ABD’yi birinci dereceden ilgilendiren stratejik çıkar ve tehdit olmadığı gerekçesiyle, Obama’nın sakin tavrını destekliyor. Ne var ki, Obama işi savaş noktasına götürmese dahi, Rusya’nın yaydığı korku dalgası Doğu Avrupa’dan Uzak Asya’ya geniş bir coğrafyada güvenlik kaygılarını depreştirerek stratejik hesapları değiştireceğe benziyor. ABD, dolayısıyla Obama özellikle dost ve müttefiklerden gelecek yardım ve güvence taleplerine daha fazla odaklanma mecburiyetinde kalabilir. ‘Dünya olmasa, dış politika ne güzel idare edilirdi’ havasındaki bir Beyaz Saray yönetimi için, bu kötü haber…YENİ YAPTIRIM SİNYALLERİBaşkan Obama, Ukrayna krizinin merkezde olduğu Avrupa turundan döndükten sonraki iki hafta boyunca meseleyi ağzına almamıştı. Muhalefetin etkili isimlerinden Senatör John McCain, önceki pazar Face the Nation programında ‘ABD başkanı nerde? ABD’nin başkanının daha zorlayıcı ve güçlü şekilde konuşması gerekmez mi? Başkan eğer Ruslar daha fazla eylem yaparsa yaptırımları artıracağını söylememiş miydi?’ diye soruyordu. Obama sessizliğini çarşamba günü CBS Televizyonu’nda yayınlanan röportajla kerhen bozdu. Diğer hükümet sözcüleriyle birlikte, Rusya’ya yeni yaptırım sinyalleri verdi. Ukrayna ve Rusya’nın Cenevre’de ülkenin doğusundaki Moskova güdümlü militan işgallerini durdurması ümit edilen anlaşmaya imza atması, krizin ateşini düşürmeye çalışan Obama’ya biraz yaradı. Ancak Rus orduları Ukrayna sınırlarına dayanmışken, ABD Kongresi’nin de bastırdığı yeni yaptırımlar mukadder. Beyaz Saray, Avrupa’da özellikle Rusya’yla önemli ekonomik çıkarları olan Almanya’nın etkili yaptırımlara iştahsızlığını gidermekte zorlanıyor. Öte yandan Putin rejiminin saadet zincirinde yer alan bazı oligarkların büyük Batı şirketleriyle ortaklıkları, planlanan bazı şahsi yaptırımların boyutunu olumsuz etkiliyor.NATO’YA İŞ ÇIKTIUkrayna krizinin, NATO’nun üzerinden ölü toprağını biraz atmasına vesile olduğu muhakkak. Lüksemburg’da AB savunma bakanlarına verdiği brifing vesilesiyle konuşan NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, şu üç yolun takip edileceğini bildirdi: Savunma planlarını güçlendirme, tatbikatları artırma ve asker sevkiyatı. Nitekim NATO’nun Baltık ülkelerindeki hava devriye faaliyetleri artırıldı. Polonya’ya ilave F-16’lar gönderildi. ABD, Polonya ve Estonya’da küçük çaplı askerî tatbikatlar planlıyor. Hatta Polonya’ya ve Baltık bölgesine ek Amerikan askerleri gönderme kararı alındığı bildiriliyor. 1 Nisan’daki NATO Dışişleri toplantısındaki Rusya’yla ortak tatbikatları iptal kararının ardından birbiri ardına gelen bu askerî hamleler, ABD ve NATO’nun özellikle Doğu Avrupalı müttefiklerine güven aşılama niyetini ortaya koyuyor. NATO üyesi olmalarına rağmen hâlâ sisteme tam entegre edilmemekten yakınan bölge ülkelerine bu sayede gün doğdu... Şu durumda Başkan Obama’nın önümüzdeki dönemde Avrupa’ya daha fazla vakit harcamaktan başka çaresi yok. Rusya’yla ‘reset’ politikası sebebiyle askıya alınan füze savunma projesi tekrar günyüzüne çıkabilir. ABD ve Avrupa’nın savunma bütçelerini kısma hayalleri suya düşebilir. Rusya’yla krizin ABD’nin Çin’le ilişkilerine de enteresan yansımaları olabilir. Obama, hem Pekin’i hem Moskova’yı aynı anda karşısına almak istemeyebilir. Dolayısıyla Çin’in bölgeye nüfuzunu dengelemeyi hedefleyen ve bu amaçla salı günü Japonya, Güney Kore, Malezya ve Filipinler’i kapsayan bir geziye çıkan Obama, ‘Asya mihveri’ politikasında vites düşürebilir. Amerikalılar, Çin’in Rusya’dan cesaretlenip üzerlerindeki baskıyı artırmasından endişe eden Asyalı dostlarını yatıştırmak için ekstra diplomatik enerji harcamak zorunda.SURİYE DENGELERİ NASIL ETKİLENİR?Ukrayna krizinin Suriye’deki dengeleri nasıl etkileyeceği de önemli. ABD ile Rusya şu ana kadar Suriye’yi Ukrayna tartışmasının dışında bırakmaya kararlı görüntüsü verdi. NATO’nun Rusya’yla angajmanını asgariye indiren kara
Zaman
Köşe Yazıları
21.04.2014
AliHAslan-KrizlerObamanınyakasınıbırakmıyorAli H Aslan - Krizler Obamanın yakasını bırakmıyor
Günseli Ö. Ocakoğlu - Yabancılar Türklere beton döktürüyor kendileri mühendislikten parayı götürüyor
Zaman
21.04.2014
02:17
TÜİK verileri 2013’te inşaat sektörü için ‘hareketliydi’ diyor.2013 verilerine 2012 üzerinden bakarsak hareketin berekete dönüştüğünü görüyoruz. Milyon metrekare üzerinden inşaat ruhsatı 126’dan 144’e, konut satışı 752 binden 1 milyon 150’ye, üretim endeksi 112’den 120’ye ve konut fiyat endeksi de 123’ten 139’a çıkmış. 19 milyon hanenin yüzde 85’inin kentsel dönüşüm projesi içinde yer aldığını düşünürsek bundan sonra kim tutar inşaat sektörünü! Genel durum iyi ancak ODE Yalıtım AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan ‘yetmez’ diyor. Türk inşaat sektörünün adetsel yükseliş döneminin ülke markası adına da etkili değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor ve, “Öncelikle Türkiye’yi bir şirket olarak kabul edip gelecek için stratejik bir plan yapılmalı.” diyor. ODE Yönetim Kurulu Başkanı Turan, hedef sektörlerin belirlenmesinde genç nüfusun göz ardı edilmemesi gerekliliğinin altını da çiziyor.“150 milyar dolar ile dünya ticaretinden aldığımız pay yüzde 1 mertebesinde. 2023 vizyonu yüzde 2,5’e çıkarmayı işaret ediyor. Eğer 2023’te 2 trilyon dolar GSMH, 500 milyar ihracat deniyorsa büyüme hızı her yıl yüzde 9-10 aralığında olmalı. İhracatta katma değerli ürünlere yönelmek ise artık bir zaruret.” diyen Turan, gelecekte gözüken likidite sıkıntısına dikkat çekiyor ve giderek artan yapılaşmaya ilişkin olarak da kentselden ziyade bir sosyal dönüşüm yaşıyoruz diyerek, “Geçtiğimiz yıl inşaatta rekor kırıldı ancak bu durum markalı projelerle yap-satçılar arasında rekabeti de beraberinde getirdi. İbre markalılar lehine işliyor ancak bu kez de mahalle kültürü yok olup gidiyor. Cadde ve sokaklardaki işyerlerinin yaşama şansı kalmadı. Kentsel dönüşüm, esnafın bitişini hızlandırıyor.” şeklinde devam ediyor.Ürünlerin fiyatını ülke algısı belirliyorOrhan Turan, yapı sektöründe uluslararası marka yaratma potansiyeli olduğunu söylüyor, “Dış müteahhitlikte sayısal olarak ikinci, cirosal büyüklükte 30 milyar dolar ile 10. sıradayız. Çünkü inşaat firmalarımız tasarım, mühendislik ya da mimarî tasarım birikim satmak yerine sadece beton döküyor. Oysaki Çin’den İtalya’ya, Kuzey Afrika’dan yakın coğrafyamıza kadar Türkiye ile üretim tekniği, dağıtım ve yetkin insan kaynağı anlamında rekabet edecek hiçbir ülke yok. Bu fırsatı kaçırmamalı, stratejik bir yol haritası çizerek enerjimizi başka konulara harcamamalıyız. Oysaki ne bir yol haritamız var ne de ekonomiye odaklanmış bir gündemimiz var.” Yapı malzemeleri sektöründe yabancı sermayeli markalar çoğunlukta. Orhan Turan, yabancıların Türkiye’yi bir üretim merkezi olarak gördüğünü ve çevre ülkelerdeki potansiyel için yatırım fırsatı kolladıklarını söylüyor. “Türk markaları da benzer stratejileri izlemeli. Kaldı ki Avrupa’nın çekildiği alanları biz doldurmalıyız. Bir diğer sıkıntımız da katma değerli üretim yapmıyor oluşumuz. En fazla hurda demir ithal eden ülke olarak elimizdekini bir ürüne dönüştürmek yerine inşaat demiri yapıp yakın coğrafyamıza satıyoruz. Enerjiyi ithal ediyor, çevreyi kirletiyor ama düşük fiyatla satılacak işler yapıyoruz. Yapı sektöründen bir dünya markası çıkacağına inanıyorum. Ancak öncelikle uluslararası arenada firmaların önündeki engellerin kaldırılması gerekir. Önemle altını çiziyorum ki, her işadamı, şirketinin rekabet gücünü artırırken Türkiye’ninkini de artırmak için çalışmalı. Türkiye algısı zayıfladığında ürünlerimizin de fiyatları düşüyor. İşadamlarının politika ve ülke iklimiyle ilgilenmesinin bir gereği de zaten budur.” diyen Turan, “Yalıtım sektörünün büyüklüğü yaklaşık 16 milyon metreküp. Pazardaki rekabeti fiyat odağından pazarı büyütme anlayışına getirmek yalıtım sektörünü büyütür. Son dönemde teknik adamlardan çok finansçılar yalıtımdan söz eder oldu. Unutmayalım ki, kentsel dönüşüm, bize yalıtılmış binalarla tasarruf etme şansı sunacak. 75 milyar dolarlık cari açığın 60 milyar dolarının enerji kaynaklı olduğu düşünülürse dönüşümün ciddi bir fırsat olduğu söylenebilir. Biliyorum ki enerji verimliliği konusunda gidilecek yol uzun ancak konuya duyarlılığın artması konusundaki gayretlerimi şahsen sürdüreceğim.” diyor.Passolig, bir kez daha akort ediliyormuşuz gibi hissettiriyorİstanbul Ticaret Üniversitesi İTİCÜ Türkiye’de bir ilki yaptı ve Spor Endüstrisi Araştırma ve Uygulama Merkezi’ni açtı. Geçtiğimiz hafta Spor Endüstrisi Zirvesi’ni de düzenleyen merkez, spor yatırımlarını tartıştı. Zirvede spordan çok futbol konuşuldu ve gündemi Passolig belirledi.Tüm gün boyunca Passolig hakkında bakın neler konuşuldu; Passolig bir fişlemedir! Hayır değildir, zaten bir futbol canavarı değilsen neden korkasın? Kaldı ki öyle bile olsan mademki internettesin o zaman Passolig alsa
Zaman
Köşe Yazıları
21.04.2014
GünseliÖOcakoğlu-YabancılarTürklerebetondöktürüyorkendilerimühendisliktenparayıgötürüyorGünseli Ö Ocakoğlu - Yabancılar Türklere beton döktürüyor kendileri mühendislikten parayı götürüyor
Ali Bulaç - Kertenkele deliği!
Zaman
21.04.2014
02:17
Başlangıçta laiklik, Kilise’nin dinî bir kurum olarak devlet üstündeki tahakkümüne; din adamları sınıfının laik kitleler -ruhban sınıfına dahil olmayan bilumum Hıristiyanlar laiktir- üzerindeki imtiyazlarına ve Kilise’nin sınırlarını çizdiği dini öğretinin içinde farklı yoruma cevaz vermeyen dogmatik tutum demek olan teokrasiye karşı bir kurtuluş reçetesi olarak formüle edilmişti.Kilise iki ilavesiyle -faiz ve boşanma yasağı- Roma hukukunu olduğu gibi iktibas etmişti, bu yüzden korunacak “ilahi hükümler mecmuası/şeriat” yoktu. Laikler inisiyatifi ele geçirdiklerinde iki büyük reform yaptılar: Biri kiliseyi devletten ayırdılar -buna 1905 yasasıyla din-devlet ayrılığı dendi, çünkü Batı kolektif hafızasında din, kilise demektir-; diğeri hukuk/yasa yapma yetkisini halka, insanın aklî rehberliğine havale ettiler. Haliyle bu süreç, devlet üzerinde kilisenin ve din adamları sınıfının hakimiyetine son verdi, din ve vicdan özgürlüğünü sağladı, farklı Hıristiyan mezheplerine imkân tanıdı; ama aynı zamanda insan zihni, hayat alanları ve varlık algısının sekülerleşmesine, “dinin dünyanın dışına çıkarılması”na da sebebiyet verdi. Bugün sekülerlik nihilizme, fiilî materyalizme ve Allah’a karşı aldırışsızlığa dönüşmüş bulunuyor. Faşizm, komünizm ve liberalizm sekülerliğin üç ayrı mezhebi olarak teşekkül etmiş bulunmaktadır. Hz. Peygamber (sas) “Sizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın tâbi olacaksınız. Hatta onlar, bir kertenkele deliğine bile girseler, onların arkasından gideceksiniz.” Bunun üzerine sahabe “Ey Allah’ın Rasûlü, onlar Yahudi ve Hıristiyanlar mı?” diye sorunca “Ya kim olacak? Evet onlar!” buyurdu.” (Buhârî, Enbiya: 50). Hadis, Yahudi ve Hıristiyanların dinleriyle ilişkileri ve dünya algılarını Müslümanların da tekrar edeceğini işaret etmektedir. Tarihte sultanlar ve padişahlar, zaman zaman halka zulmettiler. Bu bir hukuk ihlaliydi. İlk defa 19. ve 20. yüzyıllarda İslamiyet’i Batı tipi “din-dünya, din-devlet ilişkisi” içine sokma fikri ve teşebbüsü ortaya çıktı; Mustafa Kemal’in inkılâpları bu gayeye matuftu. Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin dinî hayatı sınırlandırması ve serbest bıraktığı alanı da devletleştirmesi projesidir. İslamiyet iki ana alana ayrıldı. Biri, dünyevî hayatı düzenleyen hükümlerin tamamı olan “muamelat ve ukubat” -ki bu “din”dir; diğeri, dünyevî düzenlemelerden koparılmış “diyanet”tir ki bu salt taabbudi vecibelerden, salt ibadetlerden ve “ritüeller”den ibarettir. İslamiyet’in tamamı itikat, ahlak, ibadetler, muamelat ve ukubattır; biri olmadan diğeri olmaz. İslam kelamcılarının çokça tartıştığı “iman ve amel”in birbirinden koparılması teşebbüsü “din ve diyanet” ayrımının zeminini teşkil eder. Herkesin üzerinde ittifak ettiği husus şu ki kendi başına iman, amel ile desteklenmedikçe, lamba veya fanus içinde korunmayan alevin en ufak bir esinti karşısında sönmesi gibi söner, hayattan çekilir. Bir süre sonra “salih amel”le korunmayan “sahih iman” kaybolur, ferd ve toplum inandığı gibi yaşamaz; yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bugün iktidarda olup devleti temellük ettiğini zanneden “muhafazakâr dindar” tam da bu bağlamda zihni ikiye ayrılmış bulunuyor; muamelat ve ukubatı, yani dinin sosyal ve iktisat politikalarını askıya alıp “laik mevzuata” göre yol takip ediyor. Bu arada İslamiyet’i başörtüsüne, ritüellere -dinî esası olmayan kandil gecelerine, “Kutlu Doğum Haftası”na- indirgediğini; laik tutuma sahip çıkarken güç zehirlenmesine uğradığını, tüketim histerisine yakalandığını; haramlara-münkerlere aldırış etmediğini; kendinden olanların cürümlerini tolere ettiğini, giderek otoriterleşip güç gösterisinde bulunduğunu ve böylelikle sekülerleştiğini görüyoruz. Nasıl Batı sekülarizasyonu nihilizmi, fiilî materyalizmi ve Allah’a aldırışsızlığı doğurduysa, onları taklid eden Müslüman’ın da uğrayacağı menzil bu olacaktır. Üstelik bedeni hasta düşürenler herkesten çok hastalıktan yakınıyor, “sekülerleşiyoruz” diye şikâyet hakkımızı da onlar kullanmaya kalkışıyor. Kertenkele deliğine girmek üzereyiz.
Zaman
Köşe Yazıları
21.04.2014
AliBulaç-KertenkeledeliğiAli Bulaç - Kertenkele deliği
Ali Ünal - Hizmet'e niye düşmanlar
Zaman
21.04.2014
02:17
DP-AP-ANAP sağ tabanı itibariyle değil, kendine has özellikleriyle AKP çizgisinin Hizmet hareketine düşmanlığa da varabilen soğukluğu iki sebepten kaynaklanan bir hazımsızlığa dayanıyor.Hizmet, 1970’lerin başından itibaren Türkiye sathında dalga dalga yayılırken, illerde ve ilçelerde bazıları köylerden göçmüş, İslâm, İslâm’a hizmet denince öne çıkan ve nihayet büyük çoğunluğu AKP’de karar kılan “İslâm hassasiyetli” bazı kesimler vardı. Günlük hayatlarında İslâm’ı iyikötü yaşama gayretindeki bu kesimler, “sağ taban”ın Müslümanlığını yetersiz buluyor ve bir şekilde azçok İslâm’a hizmet etmeye de çalışıyorlardı. Bunlar ve içlerindeki bilhassa orta veya yüksek tahsil yapanları, İslâm’a hizmet ederken rahatlarını da çok bozmak istemiyor, dünyalarını da bir şekilde güzel yaşama peşinde, gençlik çağlarında idealist (gibi) olsalar da, meslek sahibi olup, evlenip dünyaya karışınca idealleri pörsüyen gruplardı. Hizmet ise, müntesiplerinin üstün gayretleri, fedakârlıkları, hizmeti sadece Allah rızası için bir vazife olarak yapıp, Cennet’i bile hizmete aslî gaye yapmayı ihlâsa uygun bulmayan samimiyetleri, İslâm’ı yaşamadaki daha derin hassasiyetleri ile evler, yurtlar ve okullar açarak yayılmaya durunca söz konusu kesimlerin vicdan konforlarını bozdu. Ankara’da Hizmet mütevellisinden bir zatın anlattığı şu küçük hadise, bu gerçeği bir yanı itibariyle açıklamaya yetiyor: “İşimi babamla birlikte yürütüyoruz ve ortak kasadan herkes ihtiyacına göre harcıyor. Babam da her yıl şu veya bu yere din adına bir miktar teberruda bulunmaya çalışır. Senenin birinde dedi ki: ‘Oğlum, bu yıl biraz fazla verelim.’ ‘Ne kadar verelim baba?’ dedim. ‘Bir milyon lira verelim!’ dedi. Babamın bir milyon lira vermeyi fazla verme olarak gördüğü yıl ben Hizmet için 300 milyon lira vermiştim.” Bu çok büyük farkın sözü edilen kesimlerin vicdanlarında kendilerine karşı meydana getirdiği rahatsızlık, nefislerinde imanın da önüne geçebilen bir hazımsızlık ve kıskançlığa yol açtı.Hizmet’e düşmanlığa varabilen soğukluğun ikinci sebebi ise şudur: Sözü edilen kesimler, uzun soluklu, nefsin ve dünyanın rağmına, almaya değil vermeye ve fedakârlığa dayalı hizmete koyulamayıp, 1960’lardan itibaren yayılmaya başlayan Türkiye İslâmcılığının da tesiri altında siyasîleşmeye durdular. Siyasî yoldan “devlet”e sahip olmayı İslâm’a “gerçek, Tevhidî ve kestirme” hizmet olarak görmek, Hizmet karşısında vicdanlarını da soğutuyordu. Artık kendilerini İslâm’a hizmet yolunun sahipleri olarak görüyor, Hizmet ve benzeri hizmet cemaatlerini Tevhidî olmamak, “düzenci” olmak, “Amerikan İslâm”ına kapılmak gibi suçlamalara tâbi tutuyor ve Hizmet dâhil, bütün cemaatlerin kendilerini şartsız desteklemelerini, hattâ kendilerine biat etmelerini istiyorlardı. Devlet kademelerinde yer almaya başladıkça da bir yandan “devletleşirken”, diğer yandan “tuttukları bal” sebebiyle parmaklarını gittikçe artan miktarlarda yalamaya başladılar. Oysa Hizmet, ilk günkü çizgisinde, aynı temel düsturları temelinde, tamamen kendi imkânlarıyla ve kendisi olarak bu defa bütün dünyada yayılıyor ve her tarafta itibar görüyordu. Devlet kademelerindeki Hizmet mensupları da parmaklarına bal bulaştırmamaya azamî gayret gösteriyorlardı. Bu da, AKP çizgisinde daha bir vicdan rahatsızlığı ve nefsanî hazımsızlık meydana getirir oldu. Ve nihayet, Hizmet’ten kurtulmadıkça rahat edemeyecekleri, vicdanlarını susturamayacakları sonucuna vardılar.Bir şey unutuluyor: İnsan ne kadar tefessüh etse de, yaptığı kötülükler taşınması zor yük halinde vicdana oturmaya devam eder ve ona kaybettirir. Kabil, bir prototiptir.
Zaman
Köşe Yazıları
21.04.2014
AliÜnal-HizmeteniyedüşmanlarAli Ünal - Hizmete niye düşmanlar
Toplam "78" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti